İran'ın bölgedeki ABD askeri varlığını hedef alan kampanyası, Körfez ülkelerini benzeri görülmemiş bir savunma işbirliğine yöneltiyor. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn gibi ülkeler, İran tehdidine karşı ortak bir güvenlik ağı oluşturma çabasında. Bu gelişme, bölgede yeni bir jeopolitik denklemin habercisi.
Artan Tehdit Algısı ve Tarihsel Arka Plan
İran'ın 2019'da Suudi Aramco tesislerine düzenlediği saldırı, 2020'de Irak'taki ABD üslerine yönelik füze saldırıları ve son yıllarda Husiler aracılığıyla Körfez'deki hedeflere yönelik artan tehditleri, Körfez monarşilerinin güvenlik hesaplarını derinden sarstı. Bu saldırılar, İran'ın balistik füze ve insansız hava aracı (İHA) kapasitesinin bölgesel istikrarı tehdit edecek düzeye ulaştığını gösterdi. ABD'nin bölgedeki askeri varlığını sorgulaması ve Orta Doğu'dan kısmen çekilme sinyalleri, Körfez ülkelerini kendi güvenliklerini sağlama konusunda harekete geçirdi. Tarihsel olarak, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) çatısı altında yürütülen savunma işbirliği, yapısal zayıflıklar ve üye ülkeler arasındaki rekabet nedeniyle sınırlı kalmıştı. Ancak İran'ın doğrudan ve dolaylı saldırıları, bu engelleri aşma yönünde güçlü bir itici güç oluşturdu.
Son dönemde ABD'nin Körfez'deki füze savunma sistemlerini entegre etme çabaları hız kazandı. Patriot ve THAAD sistemlerinin ortak bir komuta yapısı altında birleştirilmesi, erken uyarı ağlarının güçlendirilmesi ve deniz güvenliği işbirliğinin artırılması gibi adımlar öne çıkıyor. Ayrıca, İsrail ile bazı Körfez ülkeleri arasındaki normalleşme süreci (İbrahim Anlaşmaları), İran'a karşı örtük bir ittifakın temellerini attı. Bu işbirliği, istihbarat paylaşımı ve ortak tatbikatlarla somutlaşıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Körfez'de kurulan bu yeni savunma ağı, yalnızca askeri bir yapılanma değil; aynı zamanda bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendiren stratejik bir hamle. İran, bu gelişmeyi kendisine yönelik bir kuşatma olarak görüyor ve karşı adımlar atmaktan çekinmiyor. Tahran, Körfez ülkelerini ABD'ye fazla yakınlaşmamaları konusunda uyarırken, nükleer programını da pazarlık kozu olarak kullanıyor. Diğer taraftan, Rusya ve Çin'in bölgede artan etkisi, Körfez ülkelerinin savunma tercihlerini çeşitlendirmesine yol açıyor. Suudi Arabistan ve BAE, ABD ile ilişkilerini korurken, Rusya'dan S-400 gibi sistemler satın alma veya Çin ile askeri işbirliği yapma seçeneklerini de değerlendiriyor. Bu durum, küresel güçler arasındaki rekabetin Körfez'e taşınması anlamına geliyor. Ayrıca, bu yeni savunma ağı, NATO'nun bölgedeki rolünü de sorgulatıyor; zira bazı Körfez ülkeleri, Batılı ittifaklardan bağımsız hareket etme eğiliminde.
Enerji güvenliği açısından da kritik bir dönemeçteyiz. Dünya petrolünün önemli bir kısmı Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor ve İran'ın buradaki tehditleri, küresel enerji arzını riske atıyor. Ortak savunma ağı, bu riski azaltmayı hedefliyor ancak tırmanma riskini de beraberinde getiriyor. Diplomatik çözüm arayışları ise zayıf; İran ile Körfez ülkeleri arasındaki diyalog kanalları neredeyse kapalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Körfez'deki bu yeni savunma ağını dikkatle izliyor. İran ile karmaşık bir ilişki ağına sahip olan Ankara, bir yandan İran'ın bölgesel yayılmacılığından endişe duyarken, diğer yandan Körfez ülkeleriyle savunma ve ekonomik işbirliğini derinleştiriyor. Türkiye, Katar'daki askeri üssü ve Suudi Arabistan ile son dönemdeki yakınlaşmasıyla bu yapıda yer alabilir. Ancak, İran ile olan ticari bağları ve Rusya ile ilişkileri, Ankara'nın pozisyonunu dengelemesini gerektiriyor. Körfez'deki istikrarsızlık, Türkiye'nin enerji ithalatı ve bölgesel ticaret yolları için risk oluşturuyor. Bu nedenle Türkiye, hem savunma işbirliğine açık olmalı hem de diplomatik kanalları açık tutarak gerilimin düşürülmesine katkı sağlamalı.