İran yönetimi, uluslararası arenada ılımlı ve işbirliğine açık bir profil çizme çabalarını sürdürürken, iç politikada muhaliflere ve sivil toplum örgütlerine yönelik baskıcı uygulamaları hız kesmeden devam ediyor. ABD ve İsrail'in Şubat ayında başlattığı savaşın ardından ülkede güvenlik güçleri tarafından binlerce kişi gözaltına alındı. Bu durum, Tahran'ın ikiyüzlü politikasını bir kez daha gözler önüne seriyor: bir yandan Batı ile nükleer müzakerelerde uzlaşmacı bir dil kullanırken, diğer yandan kendi vatandaşlarına karşı demir yumrukla yönetiyor.
İçeride Baskı Rejimi: Muhaliflere ve Sivil Topluma Yönelik Operasyonlar
İran İstihbarat Bakanlığı ve Devrim Muhafızları'na bağlı birimler, özellikle 2024 yılının başından itibaren sivil toplum kuruluşları, insan hakları savunucuları, gazeteciler ve akademisyenlere yönelik sistematik bir operasyon başlattı. Resmi rakamlara göre, yalnızca son iki ayda 3 binden fazla kişi gözaltına alındı. Tutuklananlar arasında çevre aktivistleri, kadın hakları savunucuları ve reformist siyasetçiler bulunuyor. Gözaltına alınanların çoğu, 'ulusal güvenliğe karşı suç' ve 'devrim düşmanlığı' gibi muğlak suçlamalarla yargılanıyor. Uluslararası Af Örgütü, İran'da 2023 yılından bu yana en az 100 kişinin yargısız infaz edildiğini veya idam cezasına çarptırıldığını rapor etti. Bu rakamlar, ülkedeki insan hakları krizinin derinleştiğini gösteriyor.
İran yönetimi, iç baskıyı meşrulaştırmak için genellikle dış tehditleri bahane ediyor. ABD ve İsrail'in bölgedeki askeri varlığı ve yaptırımlar, rejimin muhalifleri 'casus' veya 'işbirlikçi' olarak damgalamasına gerekçe oluşturuyor. Ancak insan hakları örgütleri, bu baskıların asıl amacının, özellikle genç nüfus ve kadınlar arasında artan hoşnutsuzluğu bastırmak olduğunu belirtiyor. 2022'de Mahsa Amini'nin ölümüyle başlayan kitlesel protestolar, rejimin korku salarak kontrolü sağlama stratejisini daha da sertleştirdi.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Diyalog Maskesi ve Nükleer Müzakereler
İran, içerideki baskıcı politikalarına rağmen, dışarıda 'yapıcı diyalog' ve 'bölgesel istikrar' söylemlerini öne çıkarıyor. Dışişleri Bakanı Hüseyin Emirabdullahiyan, son haftalarda Körfez ülkeleri ve Avrupa Birliği yetkilileriyle bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Aynı zamanda, Birleşmiş Milletler nezdinde nükleer programının barışçıl olduğu yönündeki propagandasını sürdürüyor. ABD ve İsrail'in bölgedeki askeri operasyonları, İran'a 'kendini savunma' bahanesi verirken, nükleer anlaşma (JCPOA) müzakerelerinde elini güçlendirme çabası olarak yorumlanıyor.
Batılı istihbarat kaynakları, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini son bir yılda önemli ölçüde artırdığını ve %60 saflığa ulaştığını belirtiyor. Bu, silah yapımına çok yakın bir seviye. ABD'nin İran'a yönelik yaptırımları ise hâlâ yürürlükte, ancak Tahran, Çin ve Rusya ile ticari ilişkilerini derinleştirerek bu yaptırımların etkisini hafifletmeye çalışıyor. İran'ın hem içeride hem dışarıda uyguladığı bu çift yönlü strateji, uluslararası toplumda güven bunalımına yol açıyor. Uzmanlar, Tahran'ın bu ikiyüzlü politikasının uzun vadede sürdürülebilir olmadığını, içerideki baskının yeni bir halk ayaklanmasına yol açabileceğini, dışarıdaki diyalog söyleminin ise giderek inandırıcılığını yitirdiğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'daki iç baskı ve dış politikadaki ikircikli tutum, Türkiye için birkaç açıdan kritik öneme sahip. Birincisi, sınır komşusu İran'daki istikrarsızlık, göç ve güvenlik tehdidi oluşturabilir. İkincisi, Türkiye, İran ile enerji ve ticaret alanında önemli bağlara sahip; ancak Batı yaptırımları nedeniyle bu ilişkiyi dengelemek zorunda. Üçüncüsü, Türkiye'nin de benzer şekilde iç muhalefete karşı sert tedbirler alması, bu haberin Ankara'nın uluslararası imajı üzerinde de etkili olabileceğini düşündürüyor. Bölgesel rekabet bağlamında, İran'ın nükleer programı ve Suriye, Irak gibi ülkelerdeki varlığı, Türkiye'nin çıkarlarıyla doğrudan çatışabiliyor. Dolayısıyla, İran'daki gelişmeler, Türk dış politikasının dikkatle izlemesi gereken bir alan.