İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında yürütülen barış görüşmelerinin son turu, diplomasinin ne denli kırılgan ve karmaşık bir süreç olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Fransa merkezli France 24 televizyonundan Gavin Lee, konuyu Pakistan hükümetinde 2015-2018 yılları arasında federal bakanlık yapmış olan Marvi Memon ile masaya yatırdı. Görüşmede, Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin seyri, tarafların beklentileri ve süreci yönlendiren kilit isimler ele alındı.
Gelişmenin arka planı: Yıllardır süren gerilim ve yeni bir sayfa arayışı
ABD ve İran arasındaki gerilim, 1979 İslam Devrimi'nden bu yana inişli çıkışlı bir seyir izledi. Özellikle 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP/JCPOA) ile yumuşama dönemine girilmiş, ancak 2018'de dönemin ABD Başkanı Donald Trump'ın anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle ilişkiler yeniden krize girmişti. Biden yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte diplomatik kanallar yeniden açılmaya çalışıldı, ancak müzakereler defalarca kez kesintiye uğradı. Son tur görüşmeler, Avrupa Birliği'nin arabuluculuğunda ve Umman'ın ev sahipliğinde gerçekleştirildi.
France 24'ün haberine göre, Marvi Memon görüşmede "müzakere masasındaki aktörlerin kişisel özelliklerinin sürecin akışını doğrudan etkilediğini" vurguladı. Memon'a göre, İran'ın müzakere heyetinde yer alan Dışişleri Bakanı vekilleri ve ABD'nin Özel Temsilcisi'nin tutumları, anlaşma sağlanmasındaki en kritik faktörler arasında yer alıyor. "Bu tür müzakerelerde teknik detaylar kadar kişisel diyalog ve güven inşası da önemlidir" diyen Memon, her iki tarafın da iç siyasi baskılarla karşı karşıya olduğuna dikkat çekti.
Memon ayrıca, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin son dönemde önemli ölçüde arttığını ve bu durumun Batılı ülkelerde endişe yarattığını belirtti. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) raporlarına göre, İran yüzde 60'a varan saflıkta uranyum zenginleştiriyor; bu oran silah yapımına uygun yüzde 90 seviyesine oldukça yakın. ABD ise bu faaliyetlerin durdurulmasını müzakerelerin ön koşulu olarak görüyor.
Bölgesel ve küresel boyut: Ortadoğu'da denklem değişiyor mu?
İran-ABD barış görüşmeleri yalnızca iki ülke ilişkilerini değil, tüm Ortadoğu'nun güvenlik mimarisini yakından ilgilendiriyor. İran'ın nükleer programının akıbeti, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel aktörlerin güvenlik politikalarını doğrudan etkiliyor. Aynı zamanda İsrail, Tahran'ın nükleer silah elde etmesine yönelik en sert tehditleri dile getiren ülke konumunda. Memon, İsrail'in bu süreçteki rolünün de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor; "İsrail, ABD üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturuyor. Washington, Tel Aviv'in güvenlik endişelerini dikkate almak zorunda."
Öte yandan, Rusya ve Çin'in de müzakerelerde dolaylı rolleri bulunuyor. Moskova, İran'a diplomatik destek sağlarken, Pekin ise Tahran'ın en büyük petrol alıcılarından biri olarak ekonomik bağlarını sürdürüyor. Uzmanlar, ABD'nin İran'a yönelik yaptırımlarını hafifletmesi durumunda küresel enerji piyasalarında önemli bir arz artışı yaşanabileceğine işaret ediyor.
Marvi Memon'a göre, müzakerelerin başarıya ulaşması halinde bölgede yeni bir iş birliği dönemi başlayabilir. Ancak bunun için tarafların karşılıklı güveni tesis etmesi ve iç politika dinamiklerini yönetebilmesi gerekiyor. "Her iki taraf da müzakereleri bir kazan-kazan durumuna dönüştürebilirse, Ortadoğu'da yıllardır süren istikrarsızlık zinciri kırılabilir" değerlendirmesinde bulunan Memon, sürecin henüz çok erken aşamada olduğunu da sözlerine ekledi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran-ABD görüşmelerinin seyri, Türkiye'nin bölgesel çıkarları açısından yakından takip edilmelidir. Türkiye, İran ile komşu olması ve enerji ihtiyacının önemli bir kısmını bu ülkeden karşılaması nedeniyle Tahran'la istikrarlı ilişkiler sürdürmek istemektedir. ABD yaptırımlarının hafiflemesi, Türkiye'nin enerji maliyetlerini düşürebilir ve İran ile ticaret hacmini artırabilir. Diplomasinin başarısız olması ise bölgede yeni bir çatışma riskini doğurabilir; bu durumda Türkiye, olası göç dalgaları ve güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kalabilir. Ayrıca, İran'ın nükleer silah elde etmesi Türkiye'nin savunma doktrinini doğrudan etkileyecek bir gelişme olacaktır. Ankara, bu nedenle dengeli bir diplomatik yaklaşım izleyerek hem Washington hem de Tahran'la diyaloğunu sürdürmektedir.