İran yönetimi, 100 gün önce başlayan ve rejim değişikliğini hedefleyen savaşın ardından, mevcut siyasi sistemini ayakta tutmayı başardığı için bunu açık bir zafer olarak değerlendiriyor. Tahran, dış müdahalelere ve iç karışıklıklara rağmen devlet yapısının çökmediğini, aksine stratejik bir direnç gösterdiğini vurguluyor. Özellikle askeri ve istihbari mekanizmaların koordineli çalışması, İran’ın en kritik anlarda bile işlevselliğini kaybetmemesini sağladı. Savaşın ilk günlerinde yaşanan kaos ve belirsizlik, yerini giderek daha kontrollü bir yönetim anlayışına bıraktı. Bu süreçte İran, hem iç cepheyi sağlam tutmak hem de uluslararası alanda diplomatik manevralar yapmak zorunda kaldı.
Savaşın Arka Planı ve İran’ın Stratejisi
100 gün önce başlayan çatışmalar, İran’ın bölgesel nüfuzunu kırmayı ve ülke içinde rejim değişikliğini tetiklemeyi amaçlıyordu. Ancak Tahran yönetimi, bu hamlelere karşı koymak için hem sert gücünü hem de yumuşak güç unsurlarını seferber etti. Ekonomik yaptırımlar ve askeri saldırılar altında dahi, İran’ın dini liderlik ve devrim muhafızları gibi kurumları hızlıca yeniden organize oldu. İranlı yetkililere göre, halkın büyük bir kısmı dış tehdit karşısında devletin yanında yer aldı ve bu durum yönetime meşruiyet kazandırdı. Öte yandan, savaşın ilerleyen günlerinde İran’ın Suriye ve Irak’taki vekil güçleri aracılığıyla bölgesel denklemi değiştirmeye çalıştığı gözlemlendi.
İran’ın stratejik derinliği, ülkenin enerji kaynakları ve lojistik hatlarını koruma kapasitesinde kendini gösterdi. Askeri uzmanlar, İran’ın hava savunma sistemleri ve balistik füzeleri sayesinde düşman saldırılarını büyük ölçüde püskürtebildiğini belirtiyor. Aynı zamanda siber savaş alanında da aktif olan Tahran, kritik altyapısını korumayı başardı. Bu çok katmanlı savunma stratejisi, İran’ın sadece hayatta kalmakla kalmayıp aynı zamanda savaş sonrası dönemde elini güçlendiren bir pozisyon elde etmesini sağladı.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
İran’ın savaştan bu denli güçlenerek çıkması, Ortadoğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. Suudi Arabistan ve İsrail gibi bölgesel rakipler, Tahran’ın direnç kapasitesini yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Körfez ülkeleri, İran’la doğrudan bir çatışmadan kaçınma eğilimini pekiştirirken, diplomatik kanalları açık tutma stratejisi benimsedi. Küresel ölçekte ise Rusya ve Çin, İran’ın ayakta kalmasını kendi çıkarları açısından olumlu buluyor. Özellikle enerji piyasalarında istikrarın devam etmesi, İran’ın ham petrol ihracatını kısmen sürdürebilmesine bağlı oldu. ABD ve Avrupa Birliği ise İran’a yönelik yaptırımların etkinliğini sorgulamaya başladı; zira Tahran, bu savaş boyunca alternatif ticaret yolları ve yerli üretimle ekonomisini kısmen korumayı başardı.
İran’ın savaş sonrası elindeki kozları artırması, nükleer müzakereler başta olmak üzere birçok dosyada elini güçlendirecek. Tahran, bu zaferi iç kamuoyuna “emperyalizme karşı direniş” olarak sunarken, bölgedeki müttefiklerine de güven tazeliyor. Ancak uzun vadede, savaşın İran üzerinde yarattığı ekonomik yıkımın boyutu tam olarak bilinmiyor; ülkenin altyapısının büyük kısmı hasar gördü ve yüz binlerce kişi yerinden edildi. Bu nedenle İran’ın zafer ilanı, daha çok siyasi bir söylem olarak değerlendirilirken, ülkenin önünde zorlu bir toparlanma süreci olduğu da unutulmamalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran’ın 100 günlük savaştan güçlenerek çıkması, Türkiye’nin güney sınırlarındaki istikrarı doğrudan etkiliyor. İran’ın ayakta kalması Ankara için hem fırsat hem risk: bir yandan Türkiye’nin enerji ithalatında önemli bir ortak olan İran’ın devamlılığı arz güvenliğini korurken, diğer yandan Tahran’ın artan bölgesel nüfuzu, Kafkasya, Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin hareket alanını daraltabilir. Özellikle İran’ın vekil güçlerle bölgede varlığını sürdürmesi, Ankara’nın sınır ötesi operasyonlarında yeni hesaplar yapmasını gerektirecek. Bu nedenle Türkiye, İran’la pragmatik bir diyalog sürdürürken aynı zamanda kendi caydırıcılık kapasitesini de artırmak zorunda.