Birleşik Krallık'ın Avrupa Birliği'nden ayrılmasının üzerinden geçen yıllar, kıtanın siyasi ve ekonomik dinamiklerini köklü bir şekilde dönüştürdü. Brexit sonrası AB, üye sayısı azalmasına rağmen, özellikle Fransa'nın liderliğinde daha bütünleşmiş ve merkeziyetçi bir yapıya evrildi. Bu dönüşüm, bloğun karar alma süreçlerinde İngiltere'nin serbest piyasa yanlısı ve düzenleyici odaklı yaklaşımının yerini, Fransa'nın devlet müdahalesine dayalı ekonomik modelinin almasına yol açtı. AB, Brexit'in şokunu atlattıktan sonra, ortak savunma, maliye politikası ve sanayi stratejilerinde daha derin bir entegrasyona yöneldi. Bu süreçte, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un vizyonu belirleyici oldu. AB'nin Brexit sonrası dönemdeki performansı, birliğin İngiltere olmadan da işleyebileceğini gösterse de, bu durum özellikle Kuzey Avrupa ülkeleri ve liberal ekonomik modele bağlı diğer üyeler arasında rahatsızlık yaratıyor.
Brexit'in Ardından AB'de Fransa Rüzgarı
İngiltere'nin 2020'de resmen ayrılmasının ardından AB, ekonomik ve siyasi ağırlık merkezini yeniden tanımlamak zorunda kaldı. Londra'nın finans ve ticaret alanındaki liberal duruşu, Brüksel'deki düzenlemelere sık sık fren çekerdi. Ancak artık bu fren mekanizması ortadan kalktı. Paris, AB'nin ortak borçlanma araçları ve yeşil dönüşüm fonları gibi girişimlerinde başrol oynadı. Örneğin, 2020'deki pandemiye yanıt olarak oluşturulan 750 milyar avroluk Kurtarma Fonu, büyük ölçüde Fransa'nın desteklediği bir model üzerine inşa edildi. Almanya'nın ise daha temkinli duruşu, Fransa'nın öncülüğünü sınırlasa da, Berlin'in siyasi istikrarsızlığı ve ekonomik zorlukları, Paris'in etkisini artırdı. AB'nin genişleme politikasından güvenlik stratejilerine kadar birçok alanda, Fransız yaklaşımı daha belirgin hale geldi. Bu durum, özellikle Doğu Avrupa ülkeleri ve İsveç gibi liberaller tarafından eleştiriliyor, ancak şimdilik bu itirazlar sonuç değiştirmedi.
Azalan İngiliz Etkisi, Artan Bütünleşme
Brexit sonrası AB, dış politikada da daha iddialı bir çizgi benimsedi. Fransa'nın öncülüğünde, AB'nin stratejik özerklik kavramı daha sık telaffuz edilir oldu. Bu, ABD'ye bağımlılığı azaltma ve kendi güvenlik yapılarını geliştirme çabası olarak yorumlanıyor. Ancak Brexit'in AB'ye maliyeti de büyük oldu: Birleşik Krallık, bütçeye net katkı sağlayan en büyük ikinci ülkeydi. Bu boşluğu doldurmak için üyelerin katkıları artırıldı ve yeni gelir kaynakları oluşturuldu. Ekonomik olarak, AB'nin toplam GSYİH'si Brexit ile yaklaşık %15 azaldı, ancak kişi başı gelir üzerindeki etki sınırlı kaldı. Ticaret açısından ise, AB ile İngiltere arasındaki yeni ilişki, özellikle hizmet sektöründe ek maliyetler yarattı. AB'nin dünya ekonomisindeki payı Brexit ile gerilese de, birlik kriz yönetimi ve reform kabiliyetini kanıtladı. Örneğin, AB'nin Dijital Piyasalar Yasası ve Yapay Zeka Yasası gibi düzenlemeleri, küresel teknoloji devlerine karşı Avrupa'nın egemenliğini güçlendirmeye yönelik.
Küresel Dengeler ve Bölgesel Yansımalar
AB'nin daha Fransız bir çizgiye kayması, küresel ticaret ve diplomasi dengelerini de etkiliyor. Fransa'nın Çin'le ilişkilerde daha pragmatik, ancak ABD'yle rekabette daha bağımsız bir duruş sergilemesi, AB'nin pozisyonunu şekillendiriyor. Özellikle Afrika ve Hint-Pasifik bölgesinde, Fransa'nın eski sömürge bağları ve askeri varlığı, AB'nin dış politika araçlarını zenginleştiriyor. Ancak bu durum, AB içinde Fransız hegemonyası endişesini de beraberinde getiriyor. Doğu Avrupa ülkeleri, Rusya tehdidine karşı ABD'nin garantilerine daha fazla güvenirken, Fransa'nın Rusya'yla diyalog çağrıları zaman zaman gerilim yaratıyor. Küresel güney ülkeleri ise, AB'nin daha iddialı ve birleşik sesinden memnun. Sonuçta, Brexit sonrası AB, daha küçük ama daha sıkı bir birlik haline geldi; bu durum bloğun uzun vadeli dayanıklılığını artırsa da, iç çeşitliliğin getirdiği zorlukları da beraberinde taşıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
AB'nin daha Fransız bir karakter kazanması, Türkiye için karmaşık sonuçlar doğuruyor. Fransa, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Libya politikalarına sık sık karşı çıkmış olsa da, Macron yönetimi son dönemde diyaloğa daha açık hale geldi. Türkiye'nin AB üyelik sürecinin fiilen donduğu bir ortamda, Paris'in ağırlığının artması, Ankara'nın AB ile ilişkilerinde yeni bir denge arayışını gerektirebilir. Öte yandan, AB'nin stratejik özerklik vurgusu, Türkiye'nin NATO içindeki rolüyle çelişebilir. Türkiye, AB'nin savunma girişimlerine dahil olma potansiyeli taşırken, Fransa'nın bu alandaki liderliği, özellikle Kıbrıs ve Ege konularında sorun yaratabilir. Ekonomik olarak ise, AB'nin daha korumacı ve devlet müdahalesine dayalı eğilimi, Türk ihracatçıları için ek düzenleyici engeller anlamına gelebilir. Ancak AB'nin yeşil dönüşüm ve dijitalleşme alanındaki yatırımları, Türkiye için işbirliği fırsatları da sunuyor. Sonuç olarak, Türkiye'nin bu yeni dinamikte hem fırsatları hem de riskleri dikkatle yönetmesi gerekiyor.