İngiltere'de Müslüman toplumun abdest alışkanlıkları üzerinden yürütülen çevre tartışması, ülkenin asıl çevre kirleticilerini gündemden düşürme riski taşıyor. Middle East Eye'da yayımlanan bir görüş yazısına göre, 'abdest kapısı' olarak adlandırılan tartışma, su tüketimi ve çevresel etki konusundaki gerçek sorumluları sorgulamak yerine, Müslümanları hedef alan bir kampanyaya dönüşmüş durumda.
Abdest Kapısı Tartışmasının Arka Planı
Son dönemde İngiliz basınında ve sosyal medyada, Müslümanların abdest alırken aşırı su kullandığı ve bunun çevreye zarar verdiği yönünde iddialar öne çıkarıldı. Özellikle bazı belediyelerin su tasarrufu kampanyalarında abdest alışkanlıklarına atıf yapılması, konuyu kültürel bir çatışma alanına taşıdı. Oysa abdest, İslam dininde belirli bir düzen ve ölçü içinde yapılan bir ritüeldir ve suyun israf edilmesi dinen de hoş karşılanmaz. Yapılan araştırmalar, Müslümanların kişi başına su tüketiminin, sanayi ve tarım sektörlerinin kullandığı suyun yanında oldukça küçük bir paya sahip olduğunu gösteriyor.
Yazıda, İngiltere'de su kıtlığı ve çevre kirliliği sorunlarının asıl nedenleri arasında özel su şirketlerinin altyapıya yeterli yatırım yapmaması, kanalizasyon taşmaları ve sanayi atıkları gibi faktörlerin yer aldığı vurgulanıyor. Ancak kamuoyunda bu yapısal sorunlar yerine, bireysel tüketim alışkanlıkları üzerinden bir günah keçisi yaratılıyor. Özellikle Müslüman azınlığın hedef alınması, çevre politikalarının ırkçı bir söyleme evrilme tehlikesini doğuruyor.
Çevre Suçlusunu Gizleme Stratejisi
Middle East Eye yazarı, 'abdest kapısı' tartışmasının, İngiltere'nin gerçek çevre suçlularını — büyük enerji şirketleri, tarım işletmeleri ve su tekelleri — korumaya hizmet ettiğini savunuyor. Ülkedeki nehirlerin büyük bölümü kanalizasyon ve kimyasal atıklarla kirletilmiş durumda. Çevre ajansının raporlarına göre, su şirketleri 2023'te 3,6 milyon saatten fazla kanalizasyon taşması gerçekleştirdi. Buna karşın, bireysel su tasarrufu çağrıları daha görünür hale getiriliyor ve toplumun belli kesimleri sorumlu tutuluyor.
Yazar, bu yaklaşımın iklim adaleti açısından sorunlu olduğunu belirtiyor. Çevresel sorumluluğun adil dağıtılması gerekirken, göçmen ve azınlık topluluklarının yaşam tarzları üzerinden bir linç kültürü oluşturuluyor. Ayrıca, bu tür tartışmalar İslamofobik söylemleri besleyerek toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
İngiltere'deki bu tartışma, Batı ülkelerinde çevre politikalarının nasıl kimlik siyasetiyle iç içe geçtiğini gösteriyor. Benzer şekilde, Fransa'da Müslümanların sokakta namaz kılması veya kurban kesimi gibi konular üzerinden yürütülen tartışmalar da çevre ve kamu düzeni kisvesi altında ayrımcılığı meşrulaştırma işlevi görebiliyor. Küresel iklim krizinin derinleştiği bir dönemde, gerçek kirleticilerin sorumluluktan kaçması, gezegenin geleceği için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Çevre hareketinin ırkçı ve ayrımcı söylemlerden arındırılması, adil bir dönüşüm için şart.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Müslüman kimliğiyle Batı'da yükselen İslamofobik söylemlere karşı tarihsel olarak hassas bir konumda. İngiltere'deki 'abdest kapısı' tartışması, Avrupa'da Müslümanlara yönelik ayrımcılığın çevre politikaları üzerinden meşrulaştırılmasına bir örnek. Bu tür gelişmeler, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile yürüttüğü diyalogda ve uluslararası platformlarda İslamofobi ile mücadele konusunu daha güçlü bir şekilde gündeme getirmesini gerektiriyor. Ayrıca, Türkiye'nin kendi çevre politikalarında, su kaynaklarının verimli kullanımı ve sanayi kirliliğinin önlenmesi gibi yapısal sorunlara odaklanması, küresel iklim adaleti mücadelesinde tutarlı bir duruş sergilemesine katkı sağlayacaktır.