ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) yönelik başlattığı kampanya, uluslararası hukukun temel taşlarından birini hedef alıyor. Yönetim, mahkemenin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında verdiği tutuklama kararına misilleme olarak ICC yetkililerine yaptırım uygulamayı ve mahkemenin finansmanını kesmeyi öngörüyor. Bu adım, yalnızca mahkemeye değil, aynı zamanda ABD’nin geleneksel müttefikleriyle ilişkilerine ve uluslararası hukuka olan güvene de ciddi zarar veriyor. Trump yönetiminin bu tutumu, küresel adalet mekanizmalarını zayıflatırken, Amerikan dış politikasının itibarını da aşındırıyor.
Gelişmenin Arka Planı
ICC, 2002 yılında Roma Statüsü ile kurulan ve soykırım, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ile saldırı suçlarını yargılama yetkisine sahip olan ilk daimi uluslararası ceza mahkemesidir. Mahkeme, bugüne kadar 124 ülkenin taraf olduğu bir anlaşmayla işliyor. Ancak ABD, Çin, Rusya ve İsrail gibi büyük güçler Roma Statüsü’ne taraf değil. ABD’nin mahkemeye yönelik mesafeli tutumu, özellikle 2002 yılında Amerikan askerlerinin uluslararası yargılamalardan muaf tutulmasını öngören yasalarla perçinlenmişti. Trump yönetimi, ilk döneminde de ICC’ye yaptırım uygulamıştı. Şimdi ise Netanyahu kararı sonrası baskıyı artırıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024’te Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında Gazze’de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle tutuklama kararı çıkarmıştı. Bu kararın ardından ABD yönetimi, mahkeme yetkililerine vize kısıtlamaları ve mali yaptırımlar getirmeyi gündemine aldı. Hazine Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı üzerinden yürütülen bu hamleler, mahkemenin bağımsızlığına açık bir müdahale olarak değerlendiriliyor.
Trump yönetiminin bu tutumu, uluslararası toplumda geniş yankı uyandırdı. Avrupa Birliği, mahkemenin kararlarının arkasında durduğunu açıkladı. Almanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler, ICC’nin işleyişinin engellenmemesi gerektiğini vurguladı. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi sivil toplum kuruluşları ise ABD’nin yaptırımlarını “adalete darbe” olarak nitelendirdi. Buna karşılık, ABD Senatosu’ndaki bazı Cumhuriyetçi milletvekilleri, yönetimin ICC’ye yönelik sert tutumunu destekledi. Bu gelişme, Washington’un uluslararası kurumlara yaklaşımındaki derin bölünmeyi de gözler önüne seriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD’nin ICC’ye yönelik bu saldırısı, yalnızca mahkeme ile sınırlı kalmıyor. Uluslararası hukukun evrensel ilkeleri, devletlerin egemenlik hakları ve küresel hesap verebilirlik mekanizmaları üzerinde geniş bir etki yaratıyor. Bu durum, özellikle küçük ve gelişmekte olan ülkelerin uluslararası adalet arayışlarını olumsuz etkiliyor. Örneğin, Afrika ülkeleri ICC’nin kuruluşundan bu yana mahkemeye yönelik kuşkularını dile getiriyor. ABD’nin bu hamlesi, bu ülkelerin mahkemeye olan güvenini daha da zedeleyebilir. Ayrıca, Rusya’nın Ukrayna’da işlediği savaş suçlarına ilişkin ICC soruşturmaları da devam ediyor. ABD’nin mahkemeye yönelik baskısı, bu soruşturmaların etkinliğini de tehdit ediyor. Avrupa Birliği ve diğer demokrasiler, ICC’yi desteklemek için ortak bir duruş sergilemeye çalışıyor ancak ABD’nin bu tutumu, Batı bloğu içinde derin bir çatlak oluşturuyor.
Uzmanlar, bu gelişmenin küresel güç dengeleri açısından kritik bir dönüm noktası olduğu görüşünde. Eğer ABD, ICC’yi etkisiz hale getirmeyi başarırsa, bu durum diğer otoriter rejimlere de cesaret verebilir ve uluslararası suçların cezasız kalmasının önünü açabilir. Öte yandan, mahkemenin meşruiyetini koruması, uluslararası hukukun üstünlüğüne olan inancın sürdürülmesi açısından büyük önem taşıyor. Bu bağlamda, ABD’nin müttefiklerinin ve uluslararası toplumun mahkemeye vereceği destek, sürecin seyrini belirleyecek.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ICC’ye taraf olmayan ülkeler arasında yer alıyor. Ankara, mahkemenin yetkilerine ilişkin çekincelerini zaman zaman dile getirmiş olsa da, uluslararası hukukun ve adalet mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Bu gelişme, ABD’nin uluslararası kurallara dayalı düzeni zayıflatma eğilimini göstermesi açısından Türk dış politikası için dikkate değer. Türkiye’nin özellikle Filistin davasına verdiği destek düşünüldüğünde, Netanyahu hakkındaki ICC kararı Ankara tarafından memnuniyetle karşılanmıştı. ABD’nin bu karara yönelik baskısı, Türkiye’nin uluslararası hukuk vurgusuna aykırı bir tablo oluşturuyor. Türkiye, NATO müttefiki olmasına rağmen, ABD’nin bu tutumunun bölgesel istikrarı ve uluslararası adaleti olumsuz etkileyeceği değerlendirmesinde bulunabilir. Bu süreç, Türkiye’nin uluslararası platformlarda daha bağımsız bir duruş sergilemesine zemin hazırlayabilir.