Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), İran'ın nükleer programına ilişkin denetimlerde yaşanan erişim sorunlarına dikkat çekerek Tahran'a işbirliği çağrısı yaptı. Batılı güçler ise İran'ın nükleer dosyasının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi için baskıyı artırmış durumda. IAEA'nın son raporunda, İran'ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerine dair belirsizliklerin sürdüğü ve ajansın bazı tesislere tam erişim sağlayamadığı belirtildi.
IAEA'nın Erişim Engeli ve İran'ın Tutumu
IAEA Genel Direktörü Rafael Grossi, İran'ın nükleer faaliyetlerinin şeffaf bir şekilde denetlenmesi gerektiğini vurgulayarak, Tahran yönetiminin ajansla tam işbirliği yapmaktan kaçındığını ifade etti. Grossi, özellikle Parchin ve Fordow gibi askeri ve nükleer tesislerde yapılan denetimlerin kısıtlandığını, bunun da uluslararası toplumda ciddi endişelere yol açtığını belirtti. İran ise IAEA'nın taleplerinin siyasi olduğunu savunarak, nükleer programının barışçıl olduğunu yineliyor.
İran'ın 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) kapsamındaki taahhütlerinden giderek uzaklaşması, özellikle ABD'nin 2018'de anlaşmadan çekilmesinin ardından hız kazandı. Tahran, uranyum zenginleştirme oranını %60'a kadar çıkardığını açıklamış durumda; bu oran, silah üretimi için gereken %90'a oldukça yakın. IAEA, İran'ın stokladığı yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum miktarının endişe verici boyutlara ulaştığını raporlarına yansıttı.
Batı'nın BM Güvenlik Konseyi Hamlesi
ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya'dan oluşan Batılı güçler, İran'ın nükleer programındaki ilerlemeyi durdurmak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ni devreye sokmak istiyor. Diplomatik kaynaklara göre, bu ülkeler IAEA Yönetim Kurulu'nda İran'a karşı bir karar tasarısı hazırlığı içinde. Söz konusu tasarı, İran'ın nükleer dosyasının Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesini talep edebilir. Ancak Rusya ve Çin'in bu girişimi veto etme ihtimali, süreci belirsizliğe sürüklüyor.
BM Güvenlik Konseyi'ne sevk edilmesi halinde İran'a yönelik yeni yaptırımlar gündeme gelebilir. Daha önce 2006-2010 yılları arasında İran'a karşı çeşitli yaptırım kararları alınmış, ancak 2015 anlaşmasıyla bunların bir kısmı askıya alınmıştı. Batılı ülkeler, İran'ın nükleer silah edinme kapasitesine ulaşmasını engellemek için ekonomik ve diplomatik baskı araçlarını yeniden devreye sokmayı planlıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
İran nükleer krizi, Orta Doğu'da tansiyonu yükseltme potansiyeli taşıyor. İsrail, İran'ın nükleer silah edinmesini kırmızı çizgi olarak nitelendiriyor ve askeri seçeneği masada tutuyor. Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri de İran'ın nükleer kapasitesinin bölgesel bir silahlanma yarışını tetikleyebileceğinden endişeli. Öte yandan, nükleer anlaşmanın canlandırılmasına yönelik müzakereler 2022'den bu yana fiilen durmuş durumda; taraflar arasında güven tazeleme mekanizmaları işlemiyor.
Uluslararası kriz grubu analistleri, İran'ın nükleer eşiğe yaklaşmasının bölgede istikrarsızlığı artıracağı görüşünde. IAEA'nın etkin denetim yapamaması, uluslararası nükleer silahsızlanma mimarisine duyulan güveni sarsıyor. Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) çerçevesinde İran'ın yükümlülüklerini yerine getirmemesi, diğer ülkeler için emsal oluşturabilir.
ABD yönetimi, İran'la diplomatik kanalları açık tutmaya çalışsa da Tahran'ın sert tutumu ve bölgesel milis güçlere verdiği destek, müzakereleri zorlaştırıyor. Avrupa Birliği ise İran'la diyaloğu sürdürmekten yana; ancak İran'ın insan hakları ihlalleri ve bölgesel yayılmacı politikaları AB'nin elini zayıflatıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın nükleer programındaki tırmanma, Türkiye'nin güvenlik ve enerji politikalarını doğrudan etkiliyor. Komşu ülkedeki istikrarsızlık, Türkiye'nin doğu sınırında risk oluştururken, olası yeni yaptırımlar Türkiye-İran ticaretini (özellikle doğalgaz ithalatı) sekteye uğratabilir. Türkiye, nükleer silahlanma yarışının önlenmesi için diplomatik çözümden yana tavır alıyor; Batı ile İran arasında denge gözeterek arabuluculuk potansiyelini korumak istiyor. Ayrıca, İran'ın nükleer kapasitesinin artması, bölgesel güç dengesini değiştirerek Türkiye'nin Orta Doğu'daki stratejik konumunu yeniden şekillendirebilir.