2024 yılında Allison Minor, “Solving the Houthi Threat to Freedom of Navigation” başlıklı makalesinde, Husilerin Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılarına karşı uluslararası tepkinin yetersiz kaldığını savunarak Birleşmiş Milletler öncülüğünde bir çözüm önermişti. İki yıl sonra, küresel dikkatin yeniden bu bölgeye çevrildiği bir dönemde, Husi tehdidinin boyutları ve uluslararası deniz ticaretine etkileri daha da derinleşmiş durumda. Bu makale, Minor’ın önerilerini güncelleyerek ve bölgesel dinamikleri de hesaba katarak, sorunun çözümüne dair yeni perspektifler sunuyor.
Gelişmenin Arka Planı
Yemen merkezli Husi isyancıları, Kasım 2023’ten bu yana Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde ticari gemilere düzenledikleri saldırılarla küresel deniz ticaretini tehdit ediyor. Bu saldırılar, İsrail-Hamas savaşına tepki olarak başlatılmış olsa da, zamanla bağımsız bir kriz haline geldi. Husiler, İsrail bağlantılı olduğunu iddia ettikleri gemileri hedef alırken, saldırıların kapsamı genişleyerek birçok ülkenin bayrağını taşıyan gemilere yöneldi.
Minor’ın 2024 analizi, uluslararası koalisyonların (örneğin ABD öncülüğündeki Prosperity Guardian Operasyonu) caydırıcılıkta başarısız olduğunu ve BM’nin daha kapsamlı bir diplomatik ve güvenlik çerçevesi sunması gerektiğini vurgulamıştı. Ancak 2025 itibarıyla, mevcut yaklaşımların etkisiz kaldığı görülüyor. Husiler, insansız hava araçları (İHA) ve füzelerle deniz ticaretini sekteye uğratmaya devam ediyor; küresel sigorta primleri yükseliyor, gemiler Ümit Burnu rotasına yöneliyor ve tedarik zincirlerinde aksamalar yaşanıyor.
Minor’ın önerdiği BM çözümü, Yemen’deki siyasi sürecin canlandırılması, Husilerin silahsızlandırılması ve Kızıldeniz’de uluslararası deniz güvenliği misyonunun kurulmasını içeriyordu. Ancak bu öneriler, siyasi irade eksikliği ve bölgesel aktörler arasındaki güvensizlik nedeniyle hayata geçirilemedi. Bugün gelinen noktada, Husiler yeni füze ve İHA sistemleriyle kapasitelerini artırmış durumda; ayrıca İran’ın desteği daha açık hale gelmiş görünüyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Husi tehdidi, yalnızca Yemen’in iç sorunu olmaktan çıkıp küresel deniz ticaretini tehdit eden bir güvenlik sorununa dönüştü. Dünya ticaretinin yaklaşık %12’si Kızıldeniz-Süveyş Kanalı hattından geçiyor. Süveyş Kanalı’ndan geçen gemi trafiği 2024’te %40 oranında azaldı; bu durum Mısır ekonomisine ciddi darbe vururken, küresel navlun maliyetlerini artırdı. Asya-Avrupa ticaret rotaları aksadı; bazı ürünlerde teslimat süreleri 2-3 hafta uzadı.
Bölgesel olarak, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Husilerin doğrudan saldırılarına maruz kalmasalar da, deniz ticareti üzerinden dolaylı etkileniyor. İran, Husileri vekil güç olarak kullanarak bölgede nüfuzunu artırmaya çalışıyor. ABD ve İngiltere, Husilere yönelik hava saldırıları düzenlese de, bu saldırılar kalıcı bir çözüm sağlamış değil. Aksine, Husilerin tepkisini daha da sertleştirdiği ve bölgesel bir çatışma riskini artırdığı belirtiliyor.
Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ve BM Güvenlik Konseyi, çeşitli kararlar almasına rağmen, uygulamada etkisiz kalıyor. Minor’ın önerdiği BM öncülüğündeki kapsamlı çözüm, bugün daha da acil hale gelmiş durumda. Ancak çözümün önündeki en büyük engel, Husilerin siyasi bir aktör olarak tanınması ve Yemen’deki iç savaşın sona erdirilmesi. Husiler, BM himayesindeki barış görüşmelerine katılmaya yanaşmıyor; askeri başarılarını siyasi kazanıma çevirmek istiyorlar.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Kızıldeniz’deki Husi tehdidi, Türkiye’nin hem deniz ticareti hem de bölgesel politikaları açısından kritik öneme sahiptir. Türkiye, Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa’ya yapılan ticarette önemli bir aktör olmasa da, Kızıldeniz’e komşu bölgelerle (örneğin Afrika Boynuzu) artan ticari ilişkileri nedeniyle etkilenmektedir. Ayrıca, Husilerin Türk gemilerine yönelik saldırıları doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır. Türkiye, Katar ve Somali ile yaptığı deniz güvenliği anlaşmaları çerçevesinde bölgede varlığını artırma eğilimindedir. Bu bağlamda, Husi krizinin çözümü, Türkiye’nin Doğu Afrika ve Kızıldeniz’deki çıkarları için hayati önem taşımaktadır. Ankara’nın, BM çatısı altında kapsamlı bir çözümü desteklemesi ve bölgesel aktörlerle koordinasyonu artırması beklenebilir.