Hizbullah, ulusötesi bir örgüt olarak aynı anda bir milis gücü, siyasi parti, geniş bir sosyal hizmetler ağı ve kaçakçılık operasyonu olarak faaliyet gösteriyor. Onlarca yıldır diyalog girişimlerine direnen ve tekrarlanan saldırılara rağmen varlığını sürdüren bu yapıyla başa çıkmak, Amerikalı, Lübnanlı ve diğer bölgesel aktörler için ciddi bir meydan okuma oluşturuyor. Uzmanlar, Hizbullah'ın yalnızca askeri yöntemlerle ya da tek bir diplomatik girişimle bertaraf edilemeyeceğini, bütüncül bir stratejinin şart olduğunu vurguluyor.
Hizbullah'ın Çok Başlı Yapısı ve Meydan Okuma
Hizbullah, 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı işgaline karşı direniş amacıyla kuruldu. Ancak zamanla Lübnan siyasetinde kilit bir aktör haline geldi; parlamentoda temsil edilen bir siyasi partiye dönüştü. Aynı zamanda ülkenin güneyinde geniş bir sosyal hizmet ağı işletiyor; okullar, hastaneler ve altyapı projeleri aracılığıyla toplumsal tabanını güçlendiriyor. Bunun yanı sıra, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi yasadışı faaliyetlerden gelir elde ediyor. Bu çok yönlü yapı, Hizbullah'ı geleneksel devlet dışı aktörlerden ayırıyor ve ona benzersiz bir dayanıklılık kazandırıyor. Geçmişte İsrail ve ABD tarafından düzenlenen askeri operasyonlar, örgütü zayıflatmakta başarısız oldu; hatta bazı durumlarda popülaritesini artırdı. Lübnan hükümeti de Hizbullah'ı kontrol etmekte yetersiz kalıyor; çünkü örgüt devlet içinde devlet gibi hareket ediyor.
Diplomatik diyalog girişimleri de sonuçsuz kaldı. Hizbullah, İsrail'le doğrudan müzakerelere yanaşmazken, bölgesel sahnede İran'ın stratejik ortağı olarak hareket ediyor. Örgütün lideri Hasan Nasrallah, sık sık yaptığı konuşmalarda İsrail'in yok edilmesi gerektiğini savunuyor ve ABD'nin Ortadoğu politikalarını sert bir dille eleştiriyor. Bu ideolojik duruş, müzakere ve uzlaşıyı neredeyse imkansız kılıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İran'ın Gölgesinde Bir Mücadele
Hizbullah'ı anlamak için onu İran'ın bölgesel stratejisinden bağımsız düşünmek mümkün değil. İran Devrim Muhafızları, Hizbullah'ı kuruluşundan bu yana lojistik, mali ve askeri olarak destekliyor. Örgüt, İran'ın Lübnan ve Suriye üzerinden İsrail'e karşı caydırıcılık sağlama aracı olarak görülüyor. Suriye iç savaşında Beşşar Esed rejimine verdiği askeri destek, Hizbullah'ı bölgesel bir aktör haline getirdi. Bu durum, örgütün sınır ötesi operasyon kabiliyetini artırırken, aynı zamanda Sünni Arap ülkeleri ve İsrail'le gerilimi tırmandırıyor.
Küresel ölçekte ise ABD, Hizbullah'ı terör örgütü olarak listeliyor ve yaptırımlar uyguluyor. Ancak bu yaptırımların örgütün gelir kaynaklarını tamamen kesmekte yetersiz kaldığı görülüyor. ABD'nin İran'a yönelik 'maksimum baskı' politikası, Hizbullah'ı finansal olarak zorlasa da, örgütün kaçakçılık ve kara para aklama faaliyetleriyle ayakta kalmayı başardığı belirtiliyor. Avrupa Birliği ise Hizbullah'ın askeri kanadını terör listesine alsa da siyasi kanadıyla diyaloğu sürdürüyor; bu da bir çifte standart eleştirilerine yol açıyor. Uzmanlar, Hizbullah'la mücadelede askeri seçeneklerin tek başına yeterli olmadığını, sosyal hizmet alanında rekabet, siyasi entegrasyon ve bölgesel bir uzlaşı gerektiğini savunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Hizbullah meselesi, Türkiye'nin Ortadoğu politikası açısından dolaylı ama önemli etkiler taşıyor. Türkiye, Lübnan'da Sünni toplumla ve bazı siyasi gruplarla ilişkilerini sürdürürken, Hizbullah'ın İran eksenli faaliyetleri bölgesel dengeleri etkiliyor. Suriye'de Hizbullah'ın varlığı, Türkiye'nin güney sınırındaki istikrarsızlığı derinleştiriyor ve PKK/YPG gibi diğer silahlı gruplarla mücadeleyi karmaşıklaştırıyor. Ayrıca, Hizbullah'ın uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerinin Türkiye üzerinden Avrupa'ya yönelmesi, Türk güvenlik güçleri için bir tehdit oluşturuyor. Türkiye, Hizbullah'a yönelik uluslararası yaklaşımlarda İran'la rekabet ve işbirliği dengesini gözetmek durumunda. Bu nedenle, Hizbullah'ın dönüştürülmesi veya kontrol altına alınması bölgesel barış ve Türkiye'nin çıkarları için kritik bir öneme sahip.