Başkan Donald Trump’ın göreve gelmesinden bu yana Hindistan’a yönelik izlediği politikalar, çoğu gözlemcinin beklentisinin aksine iki ülke arasındaki ilişkilerde ciddi bir krize yol açmadı. Gümrük tarifeleri, vize kısıtlamaları ve ticaret anlaşmazlıkları gibi konularda Washington’ın sert tutumuna rağmen Yeni Delhi, beklenenden çok daha soğukkanlı bir tepki verdi. Peki, Hindistan’ı ABD ile stratejik ortaklığı sürdürmeye iten nedenler neler? Bu sorunun yanıtı, iki ülkenin ortak çıkarlarında ve özellikle Çin’in yükselişi karşısında şekillenen yeni küresel dengelerde yatıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Trump yönetimi, Hindistan’a yönelik ticaret politikalarında sert adımlar attı. Çelik ve alüminyum ithalatına ek gümrük vergileri getirilirken, Hindistan’ın tercihli ticaret statüsü de sonlandırıldı. Ayrıca, H-1B vize programında yapılan kısıtlamalar, Hintli teknoloji çalışanlarını doğrudan etkiledi. Tüm bu gelişmelere rağmen Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump ile kişisel ve diplomatik ilişkileri sıcak tutmayı başardı. İki lider arasında Houston ve Ahmedabad’da düzenlenen büyük mitingler, ilişkilerin sembolik boyutunu güçlendirdi. Hindistan ayrıca, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisine verdiği destekten de vazgeçmedi. Savunma alanında imzalanan anlaşmalar, özellikle iletişim ve istihbarat paylaşımını kolaylaştıran COMCASA gibi düzenlemeler, askeri iş birliğini derinleştirdi.
Hindistan’ın bu sakin tutumunun arkasında pragmatik bir hesaplama var. Yeni Delhi, ABD ile ilişkilerini bozmanın uzun vadede kendi stratejik çıkarlarına zarar vereceğini biliyor. Çin’in artan askeri ve ekonomik gücü karşısında Hindistan, Washington’la ittifakını daha da önemli görüyor. Ayrıca, Rusya’ya olan geleneksel bağımlılığını azaltarak savunma tedarikinde ABD’ye yönelmek, Hindistan’ın çok kutuplu dış politikasının bir parçası. Trump’ın öngörülemezliği kısa vadede sorun yaratsa da, Hindistan uzun vadeli çıkarlarını korumak için sabırlı bir diplomasi yürütüyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
Hindistan-ABD ilişkileri, sadece iki ülke arasındaki bağlar açısından değil, küresel güç dengeleri bakımından da kritik öneme sahip. Hint-Pasifik bölgesinde Çin’in yayılmacı politikalarına karşı Hindistan, ABD ile birlikte hareket eden en önemli aktörlerden biri. Quad (Japonya, Avustralya, ABD ve Hindistan) grubu, bu bağlamda stratejik bir platform haline geldi. Deniz güvenliği, terörle mücadele ve serbest ticaret gibi konularda iş birliği, iki ülkenin ortak çıkarlarını pekiştiriyor. Ayrıca, iklim değişikliği ve enerji dönüşümü gibi küresel meselelerde de Hindistan, ABD ile ortak bir zemin arıyor. Trump yönetiminin Paris Anlaşması’ndan çekilmesine rağmen, Hindistan kendi ulusal katkı beyanını sürdürerek ABD ile fosil yakıt dışı enerji alanında iş birliğini geliştirmeye çalışıyor.
Irak ve Afganistan’dan çekilme süreçlerinde ABD’nin bölgedeki etkisinin azalması, Hindistan’ı endişelendirse de, Yeni Delhi bu boşluğu doldurabilecek bir güç olduğunu göstermek istiyor. Obama döneminde temelleri atılan sivil nükleer anlaşma, Trump döneminde de yürürlükte kaldı. Hindistan, aynı zamanda ABD’nin Çin’e yönelik teknoloji ambargosundan yararlanarak yarı iletken ve savunma sanayiinde alternatif tedarik zincirleri oluşturmayı hedefliyor. Bu bağlamda, iki ülke arasındaki ticaret hacmi 2020’de 150 milyar dolar seviyesine ulaştı. Her ne kadar Trump yönetimi Hindistan’a karşı ticaret açığını azaltmak için baskı yapsa da, karşılıklı yatırımlar artarak devam ediyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Hindistan-ABD yakınlaşması, Türkiye’yi doğrudan etkilemese de, küresel ve bölgesel dengeler açısından dolaylı sonuçlar doğuruyor. Hindistan’ın ABD ekseninde kalması, Çin’in Asya’daki yayılmasını dengelemeye yardımcı oluyor; bu da Türkiye’nin Orta Asya ve Güney Asya’daki ekonomik ve siyasi girişimleri için istikrar unsuru oluşturuyor. Ayrıca, ABD’nin Hindistan’a savunma teknolojisi transferi, Pakistan ile stratejik dengeyi etkileyebilecek bir faktör. Türkiye, kendi savunma sanayii hamleleriyle benzer bir denge arayışında. Öte yandan, Hindistan’ın Rusya’ya alternatif arayışı, savunma ihracatında Türkiye için yeni fırsatlar doğurabilir. NATO’nun Hint-Pasifik’e yönelik ilgisi artarken, Türkiye’nin bu bölgede daha aktif bir rol üstlenmesi gündeme gelebilir.