Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler soruşturma komisyonu ve Uluslararası Soykırım Bilimcileri Derneği gibi prestijli kurumlar, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırısının soykırım teşkil ettiği sonucuna vardı. Pek çok önde gelen soykırım uzmanı da bu görüşü paylaşıyor. Geriye kalan soru ise, Batı medyasının bu süreçte nasıl bir rol oynadığı ve soykırımın nasıl 'satıldığı'...
Soykırım Teşhisinde Uluslararası Uzlaşı
Amnesty International, Birleşmiş Milletler bağımsız soruşturma komisyonu ve Uluslararası Soykırım Bilimcileri Derneği (IAGS) gibi kurumlar, İsrail'in Gazze'deki askeri operasyonlarının soykırım suçu kapsamına girdiğini açıkladı. Bu kuruluşlar, sistematik saldırılar, sivil altyapının çökertilmesi ve Filistinlilerin yaşam koşullarının kasıtlı olarak yok edilmesi gibi unsurları soykırımın kanıtları olarak sıralıyor. Ayrıca, soykırım üzerine çalışan önde gelen akademisyenlerin büyük çoğunluğu da aynı sonuca varmış durumda. Böylece, saldırıların hukuki niteliği konusundaki tartışma büyük ölçüde sona ermiş görünüyor.
Ancak asıl tartışma, bu gerçeğin nasıl görmezden gelindiği veya çarpıtıldığı noktasında yoğunlaşıyor. Batılı ana akım medya kuruluşlarının, soykırımı görünmez kılmak veya meşrulaştırmak için belirli söylem stratejileri kullandığı iddia ediliyor. Bu stratejiler arasında, İsrail'in eylemlerini 'meşru müdafaa' olarak sunmak, Filistinli kayıpları 'insan kalkanı' söylemiyle meşrulaştırmak veya soykırım kelimesinden kaçınmak yer alıyor.
Medyanın Dili ve Söylem Stratejileri
Medya eleştirmenleri, özellikle ABD ve Avrupa'da yayın yapan büyük haber kuruluşlarının, Gazze'deki ölümleri ve yıkımı aktarırken duygusuz ve mesafeli bir dil kullandığını belirtiyor. Örneğin, İsrailli ölümler için 'katledildi' gibi ifadeler kullanılırken, Filistinli ölümler için 'hayatını kaybetti' veya 'öldü' gibi daha nötr ifadeler tercih ediliyor. Bu tür dilsel farklılıklar, okuyucunun algısını yönlendirerek soykırımın insani boyutunu sulandırıyor.
Ayrıca, bazı medya organlarının İsrail hükümetinin açıklamalarını sorgulamadan aktardığı, Filistinli kaynaklara ise şüpheyle yaklaştığı gözlemleniyor. Bu durum, Gazze'de yaşananların gerçek boyutunun kamuoyuna yansımasını engelliyor. Sosyal medya platformlarında ise Filistin yanlısı içeriklerin algoritmik olarak baskılandığına dair kanıtlar artıyor.
Öte yandan, bağımsız gazeteciler ve alternatif medya kuruluşları, Gazze'den gelen görüntüleri ve tanık ifadelerini yayınlayarak soykırımın kanıtlarını sunmaya çalışıyor. Ancak bu içerikler, ana akım medyada yeterince yer bulamıyor. Medyanın bu tutumu, soykırımın 'satılması' olarak nitelendiriliyor: yani, kamuoyunun soykırımı desteklemesi veya en azından sessiz kalması için bir algı yönetimi yapılıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Gazze'deki soykırım, yalnızca Ortadoğu'yu değil, tüm dünyayı etkileyen bir insanlık krizi olarak öne çıkıyor. Uluslararası toplumun bir kısmı İsrail'e yönelik yaptırım çağrılarını artırırken, Batılı hükümetlerin çoğu İsrail'e koşulsuz destek vermeye devam ediyor. Bu ikilem, uluslararası hukukun ve insan hakları mekanizmalarının etkinliğini sorgulatıyor. Medyanın bu süreçteki rolü ise, kamuoyunun tepkisini şekillendirmede belirleyici oluyor.
Birçok ülkede sokak protestoları ve sivil toplum hareketleri, hükümetlerini İsrail'e karşı daha sert tutum almaya zorluyor. Ancak medyanın çarpıtılmış haberleri, bu hareketlerin meşruiyetini zayıflatmayı amaçlıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde, üniversite kampüslerinde başlayan Filistin yanlısı gösteriler, medya tarafından 'antisemitizm' suçlamalarıyla damgalanmaya çalışılıyor. Bu da soykırımın medya aracılığıyla nasıl meşrulaştırıldığının bir göstergesi.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Gazze'deki soykırımı en başından beri sert bir dille kınıyor ve İsrail'e karşı uluslararası alanda aktif bir diplomasi yürütüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail'i 'terör devleti' ilan ederken, Türkiye Birleşmiş Milletler ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda Gazze için girişimlerde bulunuyor. Medyanın soykırımı görmezden gelmesi, Türkiye'nin uluslararası kamuoyunu harekete geçirme çabalarını zorlaştırıyor. Ayrıca, Batı medyasının çarpıtmaları, Türkiye'nin haklı tezlerinin duyurulmasını engelliyor. Bu durum, Türkiye'nin bölgesel ve küresel etkisini artırma hedefleri açısından bir engel teşkil ediyor. Türkiye, alternatif medya kanalları ve kamu diplomasisi ile bu algıyı kırmaya çalışmalı.