Gazze Şeridi'nde aylardır süren İsrail saldırıları, bölgeyi büyük ölçüde harabeye çevirdi. Ancak enkazın altında kalan sadece binalar değil; aynı zamanda toprak sahipliğini gösteren tapu kayıtları, Osmanlı döneminden kalma fermanlar ve mülkiyet belgeleri de yok oldu. Şimdi bu belgelerin yokluğunda, Gazze'nin yeniden inşası sürecinde kimin hangi araziye sahip olduğu konusunda ciddi bir hukuki ve ekonomik mücadele başlıyor. İsrail, savaş sonrası Gazze'de güvenlik ve mülkiyet düzenlemeleri konusunda kendi kontrolünü artırmayı hedeflerken, Filistinliler topraklarının gasp edilmesinden endişe ediyor.
Tapu Kayıtları ve Mülkiyet Sorunu
Gazze'deki toprak sahipliği, büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu döneminde oluşturulan tapu kayıtlarına ve İngiliz Mandası döneminde yapılan düzenlemelere dayanıyor. 1948'den sonra Mısır yönetimi altında kalan Gazze'de, mülkiyet kayıtları büyük ölçüde korundu. Ancak 1967'de İsrail'in bölgeyi işgal etmesiyle birlikte, arazi kayıtları karmaşık bir hal aldı. İsrail, işgal altındaki bölgelerde kendi askeri emirlerini uygulayarak bazı arazileri kamulaştırdı ve yerleşim birimleri kurdu. 2005'te tek taraflı çekilme sonrasında ise Gazze'deki yerleşimler boşaltıldı, ancak mülkiyet ihtilafları çözülmedi.
Bugün, İsrail'in yoğun bombardımanı sonucu binlerce belge yok oldu. Filistinli aileler, ellerinde tapu senetleri olsa bile, mahkemelerin çalışmaması ve kayıtların tahrip olması nedeniyle haklarını kanıtlamakta zorlanıyor. Öte yandan İsrail, savaş sonrası dönemde Gazze'de "güvenlik bölgeleri" oluşturma ve belirli alanları kontrol altına alma planları yapıyor. Bu durum, Filistinlilerin topraklarından kalıcı olarak çıkarılması endişesini doğuruyor.
Uluslararası hukuk uzmanları, işgal altındaki topraklarda mülkiyet haklarının korunması gerektiğini vurguluyor. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ne göre, işgalci güç, işgal ettiği bölgede özel mülkiyete el koyamaz ve nüfusu zorla yerinden edemez. Ancak İsrail, bu kurallara uymadığı yönünde sık sık eleştiriliyor.
Ekonomik ve Hukuki Boyut
Gazze'nin yeniden inşası, milyarlarca dolarlık bir ekonomik faaliyeti gerektiriyor. Ancak arazi sahipliğinin belirsizliği, yatırımcılar ve uluslararası kuruluşlar için büyük bir risk oluşturuyor. Dünya Bankası ve BM, yeniden inşa sürecinde mülkiyet sorununun çözülmesi gerektiğini belirtiyor. Aksi halde, inşa edilen konutlar ve altyapı üzerinde hak iddia eden taraflar arasında çatışmalar çıkabilir.
Filistin yönetimi, mülkiyet kayıtlarının dijitalleştirilmesi ve uluslararası alanda tanınması için çaba harcıyor. Ancak İsrail, bu girişimleri engelliyor. Öte yandan, bazı Filistinli aileler, yurt dışında sakladıkları belgelerle haklarını aramaya çalışıyor. Hukukçular, Gazze'deki tapu sorununun çözümü için uluslararası bir komisyon kurulması gerektiğini savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Etkiler
Gazze'deki mülkiyet kavgası, sadece Filistin-İsrail meselesiyle sınırlı değil. Bölgedeki güç dengeleri, Arap ülkelerinin tutumu ve uluslararası toplumun yaklaşımı da belirleyici olacak. Mısır ve Ürdün gibi ülkeler, Filistinlilerin haklarını savunurken, Körfez ülkeleri yeniden inşa sürecine finansman sağlama konusunda isteksiz. ABD ve AB ise İsrail'e baskı yapmaktan kaçınıyor.
Uzmanlar, Gazze'de adil bir mülkiyet düzeninin sağlanamaması halinde, bölgede kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını belirtiyor. Toprak, kimlik ve aidiyet duygusunun temelini oluşturuyor. Filistinliler için topraklarını kaybetmek, sadece ekonomik değil, aynı zamanda varoluşsal bir tehdit anlamına geliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Gazze'deki insani krize kayıtsız kalmayarak aktif bir diplomasi yürütüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail'in saldırılarını soykırım olarak nitelendirirken, Gazze'nin yeniden inşası için uluslararası fon oluşturulması çağrısı yapıyor. Türkiye'nin bölgedeki tapu kayıtlarına ilişkin arşivleri bulunuyor; Osmanlı döneminden kalma belgeler, Türkiye'ye hukuki ve tarihi bir sorumluluk yüklüyor. Ayrıca Türkiye, Filistinli mültecilere yönelik destek programlarıyla bölgede etkinliğini artırıyor. Gazze'de adil bir mülkiyet çözümü, Türkiye'nin Orta Doğu'daki barış vizyonuna katkı sağlayabilir. Ancak İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi sürecinde bu konu hassas bir denge oluşturuyor.