Fransa, Vanuatu'nun on yıllardır süren iki stratejik Pasifik adası üzerindeki egemenlik ihtilafını Uluslararası Adalet Divanı'na (UAD) taşıma başvurusuna karşı sert bir direniş sergiliyor. Paris, geçtiğimiz günlerde adalar üzerindeki egemenliğini yeniden ve kesin bir dille vurgulayarak, Vanuatu'nun hafta başında BM'nin en üst yargı organına yaptığı başvuruya kapıyı kapatmış görünüyor. Vanuatu'nun başvurusu, Fransa'nın onayı olmadan Divan'ın davayı ele almasının önündeki en büyük engel olarak duruyor.
İhtilafın Arka Planı ve Fransa'nın Tutumu
Söz konusu toprak anlaşmazlığı, Vanuatu'nun bağımsızlığını kazandığı 1980 yılına kadar uzanıyor. O dönemde Yeni Hebridler olarak bilinen takımadalar, İngiltere ve Fransa'nın ortak yönetimindeydi. Bağımsızlık sonrası Vanuatu, Matthew ve Hunter adaları olarak bilinen iki ıssız adacık üzerinde egemenlik iddiasında bulundu. Fransa ise bu adaları Yeni Kaledonya'ya bağlı toprakları olarak görüyor ve stratejik önemi nedeniyle hak iddiasından vazgeçmiyor.
Vanuatu, hafta başında Lahey merkezli Uluslararası Adalet Divanı'na resmi bir başvuru yaparak, Divan'dan adaların statüsüne ilişkin bir danışma görüşü talep etti. Ancak Divan'ın bir davayı görebilmesi için tarafların rızası gerekiyor. Fransa, Divan'ın yargı yetkisini kabul etmediğini açıklayarak, süreci baştan bloke etti. Paris yönetimi, adalar üzerindeki egemenliğinin tartışmasız olduğunu ve uluslararası hukuk çerçevesinde bu konuda herhangi bir müzakereye gerek olmadığını savunuyor.
Uzmanlara göre Fransa'nın bu tutumu, sadece hukuki bir pozisyon değil, aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesindeki stratejik çıkarlarının bir yansıması. Matthew ve Hunter adaları, deniz yetki alanları açısından geniş bir ekonomik bölge potansiyeli taşıyor. Ayrıca bölge, Avustralya ile Yeni Zelanda arasındaki deniz ticaret yollarına yakınlığıyla da önem arz ediyor. Fransa, buradaki varlığını sürdürerek Hint-Pasifik'teki askeri ve stratejik ağırlığını korumak istiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Vanuatu'nun girişimi, küçük ada devletlerinin uluslararası hukuk yoluyla egemenlik haklarını koruma çabalarının bir örneği. Ancak büyük güçlerin rızası olmadan bu tür davaların ilerlemesi neredeyse imkansız. Fransa'nın BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi olması, konuyu daha da karmaşık hale getiriyor. Öte yandan, bölgede Çin'in artan etkisi ve ABD ile müttefiklerinin Hint-Pasifik stratejileri, bu tür egemenlik anlaşmazlıklarını daha geniş bir jeopolitik rekabetin parçası haline getiriyor.
Vanuatu, geçmişte de benzer adımlar atmış ancak somut bir sonuç alamamıştı. Bu kez Uluslararası Adalet Divanı'na başvurması, konuyu uluslararası kamuoyunun gündemine taşımayı amaçlıyor. Fransa ise hem hukuki hem de siyasi olarak geri adım atmaya niyetli görünmüyor. Paris, adaların Yeni Kaledonya'nın ayrılmaz parçası olduğunu ve bu konuda herhangi bir tartışmaya açık olmadığını yineliyor.
Uluslararası hukukçular, Fransa'nın onayı olmadan Divan'ın davayı esastan inceleyemeyeceğini, ancak Vanuatu'nun danışma görüşü talebinin sembolik değeri olabileceğini belirtiyor. Yine de böyle bir görüşün bağlayıcılığı bulunmuyor. Bu nedenle ihtilafın kısa vadede çözülmesi beklenmiyor.
Önümüzdeki süreçte Vanuatu'nun diplomatik girişimlerini yoğunlaştırması, diğer Pasifik ada ülkelerinden destek araması muhtemel. Fransa ise bölgedeki askeri varlığını ve ekonomik çıkarlarını korumak için müttefikleriyle işbirliğini sürdürecek. Uluslararası toplumun tutumu ise belirsizliğini koruyor; zira bir yanda egemenlik hakları, diğer yanda büyük güç siyaseti var.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Fransa ile Vanuatu arasındaki egemenlik ihtilafı doğrudan Türkiye'yi ilgilendirmese de, uluslararası hukukun büyük güçler tarafından nasıl araçsallaştırıldığını göstermesi açısından ders niteliğinde. Türkiye, Doğu Akdeniz ve Ege'de benzer egemenlik ve deniz yetki alanı sorunları yaşıyor. Fransa'nın UAD'nin yargı yetkisini reddetmesi, büyük güçlerin çıkarları söz konusu olduğunda uluslararası yargıya mesafeli durduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, Türkiye'nin kendi davalarında uluslararası platformlarda hak arama stratejilerini gözden geçirmesi için bir fırsat olabilir. Ayrıca Hint-Pasifik'teki bu tür gerilimler, küresel güç dengelerini etkileyerek Türkiye'nin dış politikasına dolaylı yansımalar yapabilir.