Fransa'da, 2021 yılında Manş Denizi'ni geçmeye çalışan 27 sığınmacının ölümüyle sonuçlanan ve ülkenin en ölümcül göçmen faciası olarak kayıtlara geçen olayla ilgili yargı süreci başladı. Paris'in kuzeyindeki Lille kentinde görülen davada, aralarında Irak ve Afganistan kökenli kişilerin bulunduğu 14 sanık, insan kaçakçılığı şebekesiyle bağlantılı olmakla suçlanıyor. Sanıklar, 24 Kasım 2021'de lastik botlarının batması sonucu 27 kişinin hayatını kaybettiği trajik geçişi organize etmekle itham ediliyor. Olay, Avrupa'ya ulaşmaya çalışan düzensiz göçmenlerin karşı karşıya kaldığı risklerin ve insan kaçakçılığı ağlarının uluslararası düzeyde ne denli örgütlü bir sorun haline geldiğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak görülüyor.
Gelişmenin Arka Planı
24 Kasım 2021 gecesi, çoğunlukla Kürt ve Orta Doğu kökenli sığınmacıların bulunduğu bir lastik bot, Fransa'nın kuzey kıyılarından Manş Denizi'ni geçerek İngiltere'ye ulaşmaya çalışıyordu. Denizin olumsuz hava koşullarına rağmen hareket eden ve kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıyan bot, kısa süre sonra su almaya başladı ve battı. Olayda 27 kişi boğularak hayatını kaybederken, yalnızca birkaç kişi kurtarılabildi. Kurtulanlar arasında bulunan ve daha sonra tanık olarak dinlenen kişiler, yolculuk boyunca kaçakçıların iletişimde olduğu ancak yardım çağrılarına yanıt vermediği yönünde ifadeler verdi. Fransız yetkililer, olayın ardından geniş kapsamlı bir soruşturma başlattı ve insan kaçakçılığı ağının izini sürdü. Yapılan operasyonlarda, aralarında şebekenin kilit isimlerinin de bulunduğu çok sayıda şüpheli gözaltına alındı. Savcılık, sanıkların her birinin farklı roller üstlendiğini, bazılarının botları temin ettiğini, bazılarının ise sığınmacılardan yüksek meblağlar karşılığında geçiş organize ettiğini belirtiyor. İddianamede, kaçakçıların kişi başına 3 bin ila 6 bin euro arasında ücret aldığı ve bu yolla milyonlarca euro gelir elde ettiği öne sürülüyor. Dava, Fransa'da son yıllarda artan göçmen karşıtı söylemlerin ve Manş Denizi'ndeki geçiş girişimlerinin yoğunlaştığı bir dönemde görülmesi açısından da ayrı bir önem taşıyor. Zira 2021'den bu yana Manş'ı geçmeye çalışan göçmen sayısı istikrarlı biçimde artmaya devam etti; 2022'de 45 binin üzerinde kişi bu yolu kullanarak İngiltere'ye ulaşmaya çalıştı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Manş Denizi, coğrafi olarak dar bir su yolu olmasına karşın, dünyanın en yoğun göç rotalarından biri haline gelmiş durumda. Fransa ile Birleşik Krallık arasında paylaşılan bu deniz, aynı zamanda iki ülke arasında ciddi bir siyasi gerilim kaynağı. Londra ve Paris yönetimleri, göçmen akışını durdurmak için çeşitli anlaşmalar imzalasa da, insan kaçakçılığı ağları teknoloji ve lojistik açıdan sürekli kendini yeniliyor. Özellikle son yıllarda göçmenlerin botlarla geçiş girişimleri, sosyal medya üzerinden örgütlenen ve sınır ötesi bağlantıları olan suç şebekeleri tarafından yönlendiriliyor. Bu şebekeler, yalnızca Fransa ve İngiltere'de değil, Belçika, Hollanda ve Almanya gibi ülkelerde de faaliyet gösteriyor. Europol ve Interpol gibi kuruluşlar, insan kaçakçılığının artık uluslararası organize suçun en kârlı alanlarından biri haline geldiğini ve yıllık cirosunun milyarlarca doları bulduğunu tahmin ediyor. 2021 faciası, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Olayın ardından hem Fransa hem de İngiltere, kaçakçılıkla mücadele için ortak bir görev gücü oluşturdu ve istihbarat paylaşımını artırdı. Ancak uzmanlar, yalnızca güvenlik odaklı yaklaşımların sorunu çözmeye yetmeyeceğini, göçün temel nedenlerinin de ele alınması gerektiğini vurguluyor. Savaş, yoksulluk ve iklim değişikliği gibi faktörler, insanları tehlikeli yollara itmeye devam ediyor. Dava süreci, sadece faillerin yargılanması değil, aynı zamanda Avrupa'nın göç politikalarının ve insan hakları yükümlülüklerinin sorgulanması açısından da kritik bir eşikte bulunuyor. İnsan hakları örgütleri, faciadan sağ kurtulanların tanıklıklarının, göçmenlerin sistematik olarak nasıl istismar edildiğini gözler önüne serdiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Manş Denizi'ndeki bu facia ve ardından gelen dava, Türkiye'nin göç politikası ve uluslararası güvenlik stratejileri açısından dolaylı ancak önemli dersler içeriyor. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Avrupa'ya yönelen düzensiz göçün en kritik transit ülkelerinden biri. Suriye, Afganistan ve diğer bölgelerden gelen göçmenlerin Avrupa'ya geçiş güzergahında Türkiye kilit bir rol oynuyor. Fransa'da görülen dava, insan kaçakçılığı ağlarının ne kadar karmaşık ve uluslararası bir yapıya sahip olduğunu gösterirken, Türkiye'nin de bu ağlarla mücadelede daha etkin uluslararası işbirliğine ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca, Avrupa ülkelerinin göçmenleri geri kabul anlaşmaları çerçevesinde Türkiye'ye gönderme eğilimi, Ankara'nın üzerindeki yükü artırıyor. Türkiye, hem kendi sınırlarını korumak hem de göçmenlerin hayatını tehlikeye atan yasadışı geçişleri engellemek için daha kapsamlı bir strateji geliştirmek durumunda. Bu dava, göç yönetiminin sadece sınır güvenliğiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda insan hakları, uluslararası hukuk ve organize suçla mücadele boyutlarını da içerdiğini gösteriyor. Türkiye'nin, özellikle AB ile yürüttüğü göç diyaloğunda bu çok boyutlu yaklaşımı savunması, hem kendi güvenliği hem de bölgesel istikrar açısından kritik önem taşıyor.