Filistin üzerindeki jeopolitik tutkuların mutlak bir cehennemini alevlendirmek istiyorsanız, Benjamin Netanyahu'nun Birleşmiş Milletler kürsüsünde genişletilmiş sınırları, çiğnenmiş anlaşmaları ve çalınmış toprakları gösteren Büyük İsrail haritasını sallayarak kasıla kasıla yürümesini izlemeniz gerekmez. Tek yapmanız gereken bir mutfağa girip 'humus' veya 'falafel'in kime ait olduğunu sormaktır. Bu soru, yalnızca bir yemeğin tarifini değil, bir halkın belleğini, varlığını ve geleceğini ateşe verir. Zira mutfak, tarihin en samimi kayıt defteridir ve her bir yemek, topraktan koparılan bir hikâyenin tanıklığını taşır.
Yemek Sömürgeciliği ve Kültürel Sahiplenme
İsrail'in kuruluşundan bu yana, Filistin mutfağı sistematik olarak görmezden gelindi, yeniden adlandırıldı ve 'İsrail mutfağı' olarak tanıtıldı. Bu süreç, uluslararası markaların ve turizm rehberlerinin de katkısıyla kültürel bir sömürgeciliğe dönüştü. Örneğin, humusun kökeni antik Mezopotamya'ya kadar uzanır; ancak günümüzde birçok Batılı restoran menüsünde 'İsrail mezesi' olarak sunulmaktadır. Benzer şekilde, Filistin'in geleneksel yemeği 'musakhan' (sumaklı tavuk ve soğanlı ekmek) ve 'maqluba' (ters çevrilerek servis edilen pirinç ve sebze yemeği), İsrail'in 'bölgesel füzyon' iddialarıyla harmanlanarak orijinal kimliklerinden koparılıyor.
Bu kültürel tahakküm, yalnızca yemeklerin isimleriyle sınırlı değil; aynı zamanda tarım ürünlerinin ve üretim tekniklerinin de sahiplenilmesini içeriyor. Filistinli çiftçilerin nesillerdir yetiştirdiği zeytin ağaçları, sökülerek veya 'İsrail'in geliştirdiği' iddiasıyla pazarlanıyor. Oysa zeytin, Filistin direnişinin ve ekonomik bağımsızlığının sembolü; toprağa tutunmanın en güçlü kanıtı. İsrail, bu yolla hem maddi hem de manevi bir mülksüzleştirme gerçekleştiriyor.
Mutfak Hafızanın ve Direnişin Alanıdır
Ancak Filistinliler için mutfak, yalnızca bir kayıp alanı değil, aynı zamanda bir direniş ve hafıza pratiğidir. Sürgündeki milyonlarca Filistinli, büyükannelerinden öğrendiği tarifleri gelecek kuşaklara aktararak, işgal altında kaybettikleri topraklarını kültürel anlamda yaşatmaktadır. Gazze'deki abluka sırasında, balıkçılık yasaklarına rağmen Filistinliler, kıt malzemelerle geleneksel yemeklerini uyarlayıp, direnişi günlük hayatın bir parçası haline getirmiştir. Ayrıca, 'humus savaşları' gibi sosyal medya kampanyaları, Filistinli şeflerin ve aktivistlerin kendi mutfak miraslarını küresel ölçekte sahiplenmesine olanak tanıyor.
Son dönemde, Amerikalı şef olmadan önce İsrail mutfağını popülerleştiren şeflerin eleştirilmesi de bu mücadelenin bir parçasıdır. Örneğin, dünyaca ünlü şef Yotam Ottolenghi'nin yemeklerini 'İsrail mutfağı' olarak sunması, Filistinli entelektüellerin sert eleştirilerine yol açmış; ancak Ottolenghi, tariflerinde Filistin'in etkisini kabul etmekle birlikte, bu mirasa işaret etmemiştir. Bu tür tartışmalar, yemek üzerinden yürütülen siyasi mücadelenin küresel boyutunu gösteriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu kültürel sahiplenme, Türkiye'nin doğal müttefiki olan Filistin davasının görünürlüğünü artıran ve İsrail'in uluslararası alanda itibarını zedeleyen bir alan olarak değerlendirilebilir. Türkiye, Filistin mutfağının tanıtılması için gastronomi diplomasisini kullanabilir; ancak daha da önemlisi, bu tartışma, Türkiye'nin kendi mutfak mirasının sahiplenilmesine karşı duyarlılığını göstermektedir. Örneğin, Yunanistan'ın lâhana sarması veya Osmanlı mutfağı üzerindeki iddiaları, Türkiye'nin benzer bir kültürel rekabet yaşadığını hatırlatır. Dolayısıyla bu haber, yalnızca Orta Doğu'daki bir çatışmaya değil, aynı zamanda Türkiye'nin kültürel güvenliği açısından da stratejik bir öneme sahiptir.