Avrupa, Filistin'de akan kan karşısında vicdanını yeniden bulamadı. Evler, hastaneler, üniversiteler, arşivler ve tüm mahalleler yok edilirken; aileler bir 'güvenli bölge'den diğerine sürülürken ve güvenliğin kendisi bir yanılsamaya dönüşürken, kıta ahlaki cesaretini gösteremedi. Bu tablo, yalnızca siyasi bir krizi değil, aynı zamanda Avrupa'nın seçici vicdanının da bir yansıması. Özellikle sporun, özellikle de futbolun bu çerçevede oynadığı rol, uluslararası toplumun ikiyüzlülüğünü gözler önüne seriyor.
Gelişmenin Arka Planı: Futbol Sahasında İşgal Gerçeği
UEFA'nın İsrail milli takımı ve kulüplerine yönelik yaptırım uygulamama kararı, Avrupa'nın çifte standardının en somut örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor. Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrası FIFA ve UEFA, Rus takımlarını turnuvalardan men ederken; İsrail'in Filistin topraklarını işgali ve Gazze'deki saldırıları karşısında benzer bir tavır sergilenmemesi, 'seçici vicdan' tartışmalarını alevlendiriyor. Filistin Futbol Federasyonu'nun, İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria'da bulunan kulüplerini ve maçlarını protesto etme çağrıları ise Avrupa kurumlarında karşılık bulmuyor.
Futbolun birleştirici gücü, Filistin'de bir yanılsama olarak kalıyor. İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarında onlarca sporcunun yaşamını yitirmesi, stadyumların bombalanması ve altyapının tahrip edilmesi, uluslararası spor otoritelerinin gündemine dahi getirilmiyor. 'Futbol siyaset yapmaz' söylemi, Filistin söz konusu olduğunda sadece bir kaçış olarak işlev görüyor; oysa spor, tıpkı Rusya'da olduğu gibi, siyasi baskı aracı olarak kullanılabiliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Ahlaki İkilem ve Jeopolitik Dengeler
Avrupa'nın bu tutumu, yalnızca Filistin davasına zarar vermekle kalmıyor; aynı zamanda uluslararası hukuka ve insan haklarına olan güveni de derinden sarsıyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun ateşkes çağrılarına rağmen, Avrupa Birliği ülkelerinin büyük bölümü İsrail'e verdiği siyasi ve ekonomik desteği sürdürüyor. Bu durum, Batı'nın 'değer temelli dış politika' söyleminin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Orta Doğu'daki dengeler açısından bakıldığında, Avrupa'nın bu seçici yaklaşımı, bölgede yalnızca Filistinliler arasında değil, tüm Arap kamuoyunda ciddi bir güven bunalımı yaratıyor.
Futbolun küresel bir dil olduğu düşünüldüğünde, bu alandaki çifte standart, milyonlarca insanın zihninde 'Batı'nın gerçek yüzü' olarak kodlanıyor. İsrail'in Filistin'deki ihlallerine karşı spor alanında sesini yükseltenler ise hızla 'antiemitizm' etiketiyle susturulmaya çalışılıyor. Bu baskı, özellikle Avrupa'daki Müslüman toplumlar ve sol görüşlü gruplar arasında infial yaratıyor. UEFA Başkanı Aleksander Ceferin'in 'futbol siyasallaştırılmamalı' söylemi ise, Filistin'de yaşanan insanlık dramı karşısında adeta bir alay konusu haline geliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin davasının en güçlü savunucularından biri olarak, Avrupa'nın bu seçici vicdanını yakından izliyor. Ankara'nın İsrail ile ilişkileri normalleştirme adımları, Gazze'deki insanlık dramı karşısında kamuoyunda sorgulanırken; bu durum, Türk dış politikasının Filistin'e yönelik duruşunu daha da belirginleştirebilir. Türkiye, uluslararası platformlarda Filistin devletinin tanınması ve İsrail'e yaptırım uygulanması yönündeki çağrılarını sürdürüyor. Avrupa'nın bu tutumu, Türkiye'nin bölgede artan nüfuzunu pekiştirebilir; Ankara, Filistin halkının yanında yer alarak hem Müslüman dünyada hem de küresel güneyde prestij kazanabilir.