ABD Merkez Bankası'nın (Fed) 7 trilyon dolara ulaşan bilançosunu küçültme görevi, başkanlığa aday gösterilen Kevin Warsh için kritik bir sınav niteliği taşıyor. Warsh, pandemi döneminde uygulanan devasa tahvil alım programlarının piyasalarda yarattığı likidite bolluğunu geri çekmek zorunda kalacak. Ancak uzmanlar, bu sürecin tahvil alımlarının etkilerini tersine çevirmenin ötesinde, küresel finansal istikrarı tehdit edebilecek riskler barındırdığına dikkat çekiyor. Fed'in bilançosu, 2020'de başlayan ve ekonomiye destek sağlamak amacıyla yürütülen tahvil alımlarıyla hızla genişlemişti. Şimdi ise bu devasa varlık stoğunun piyasalara satılması veya vadesi gelen tahvillerin yenilenmemesi yoluyla azaltılması gerekiyor. Bu süreç, hem ABD ekonomisi hem de gelişmekte olan ülkeler üzerinde önemli etkiler yaratabilir.
Gelişmenin Arka Planı: Tahvil Alımlarının Yükselişi ve Düşüşü
Fed, 2008 küresel finans krizinin ardından başlattığı niceliksel genişleme (QE) politikalarıyla bilançosunu sürekli olarak büyüttü. 2020 yılında COVID-19 salgınının ekonomik etkilerini hafifletmek için devreye soktuğu acil tahvil alım programları, bilançonun 7 trilyon dolara fırlamasına neden oldu. Bu politika, ekonomiyi canlandırırken aynı zamanda varlık fiyatlarını yükseltti ve enflasyonu tetikledi. 2022'de enflasyonun yüzde 9'a ulaşmasıyla Fed, faiz artırımlarına başladı ve bilanço küçültme (QT) sürecini başlattı. Ancak 2023'te bankacılık sektöründe yaşanan stres, QT'nin hızını yavaşlatmaya zorladı. Şimdi Warsh'ın yönetiminde QT'nin nasıl bir yol izleyeceği merak konusu.
Warsh, eski bir Fed guvernörü ve finans piyasalarının yakından tanıdığı bir isim. Ancak onun yaklaşımı, piyasa dostu olmaktan çok kuralcı ve disiplinli bir duruş sergiliyor. Orta Doğu'daki jeopolitik gerilimler ve ABD'deki siyasi belirsizlikler, bilanço küçültme sürecini daha da karmaşık hale getiriyor. Özellikle yüksek faiz ortamında devasa bir bilançonun yönetilmesi, likidite sıkışıklığına ve tahvil piyasalarında dalgalanmalara yol açabilir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Fed'in bilanço küçültme kararları yalnızca ABD iç piyasalarını değil, gelişmekte olan ekonomileri de yakından etkiliyor. Dünyanın en büyük rezerv para birimi olan doların arzındaki daralma, küresel dolar likiditesini azaltıyor; bu da Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanma maliyetlerini artırabiliyor ve para birimleri üzerinde değer kaybı baskısı oluşturabiliyor. Bilanço küçültme aynı zamanda uzun vadeli tahvil faizlerinin yükselmesine neden olurken, gelişmekte olan piyasalardan sermaye çıkışlarını hızlandırabilir.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) ve Japonya Merkez Bankası'nın (BoJ) kendi parasal normalleşme süreçleri de Fed'in politikalarıyla eş zamanlı ilerliyor. Bu durum, küresel faizlerin ortak bir şekilde yükselmesine yol açarak dünya genelinde borçlanma maliyetlerini artırıyor. Analistlere göre, Fed'in bilançosunu hızlı küçültmesi durumunda 2013'teki 'taper tantrum' benzeri bir piyasa tepkisi yaşanabilir; o dönemde Fed'in tahvil alımlarını azaltacağı açıklaması gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde sert düşüşlere neden olmuştu.
ABD tahvil piyasasındaki oynaklık, yatırımcıların risk iştahını azaltıyor ve jeopolitik risklerle birleşince küresel ekonomik görünümü karartıyor. Warsh'ın, piyasa oyuncularını şaşırtmayacak şekilde öngörülebilir bir yol haritası çizmesi bekleniyor; ancak herhangi bir sürpriz, küresel finansal istikrarı tehdit edebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Fed'in bilanço küçültme süreci, Türkiye ekonomisi üzerinde doğrudan etki yapabilecek bir gelişme. Türkiye'nin dış borç yükü ve cari açık, küresel likidite koşullarına oldukça duyarlı. Fed'in bilançosunu daraltması, doların değerini artırma eğilimini güçlendirerek TL'ye baskı oluşturabilir ve enflasyonu yükseltebilir. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akışlarının azalması, Türkiye'nin finansman ihtiyacını zorlaştırabilir. Ancak Türkiye'nin son dönemde uyguladığı makro ihtiyati tedbirler ve rezerv birikimi, bu tür dış şoklara karşı bir tampon oluşturabilir. Yine de, Fed politikalarındaki belirsizlik, Türk ekonomisi için önemli bir risk unsuru olmaya devam ediyor.