1990'lı yıllarda ABD'nin Kaliforniya eyaletinde yaşanan çevre felaketini ortaya çıkararak 333 milyon dolarlık tazminat davasının kazanılmasını sağlayan çevre aktivisti Erin Brockovich, şimdi dikkatini 'gizli' veri merkezlerine çevirdi. The Independent gazetesinin bu ay sonunda yayımlanacak olan İklim 100 Listesi'nde onurlandırılan isimlerden biri olan Brockovich, gazetenin iklim editörü David Callaway'e verdiği röportajda, teknoloji şirketlerinin enerji yoğun veri merkezlerinin çevresel etkilerini gizlediğini savundu. Brockovich, 1990'larda Pacific Gas and Electric (PG&E) şirketine karşı yürüttüğü mücadeleyle tanınmış, bu hikaye Julia Roberts'ın başrol oynadığı 'Erin Brockovich' filmine ilham kaynağı olmuştu.
Veri merkezlerinin gizli çevresel maliyeti
Brockovich, röportajında veri merkezlerinin çevresel etkilerinin yeterince şeffaf bir şekilde açıklanmadığını belirtti. Dünya genelinde internet trafiğinin ve yapay zeka uygulamalarının hızla artmasıyla birlikte veri merkezlerinin enerji tüketimi de rekor seviyelere ulaştı. Uluslararası Enerji Ajansı'nın verilerine göre, veri merkezleri küresel elektrik tüketiminin yaklaşık %1-2'sini oluşturuyor ve bu oranın önümüzdeki yıllarda hızla artması bekleniyor. Özellikle yapay zeka modellerinin eğitimi için gereken hesaplama gücü, veri merkezlerinin enerji ihtiyacını katlayarak artırıyor. Büyük teknoloji şirketleri, karbon nötr hedefleri olduğunu açıklasa da, bu hedeflerin arkasında yatan veriler ve enerji kaynaklarının çeşitliliği konusunda bağımsız denetim eksikliği bulunuyor. Brockovich, bu şirketlerin çoğunun enerji tüketimlerini ve karbon ayak izlerini kamuoyuyla paylaşmaktan kaçındığını, yerel toplulukların ise veri merkezlerinin su kullanımı, elektrik şebekesi üzerindeki baskısı ve potansiyel kirlilik etkileri konusunda yeterince bilgilendirilmediğini ifade etti.
Yerel topluluklar ve çevre adaleti
Brockovich'in kariyeri boyunca odaklandığı temel konulardan biri çevre adaleti oldu. 1996'da Hinkley, Kaliforniya'da yaşayanların içme suyunda kanserojen kimyasal krom-6 bulunması üzerine açtığı dava, çevre aktivizminin simge mücadelelerinden biri haline geldi. Şimdi ise benzer bir mücadeleyi dijital altyapı projelerine karşı veriyor. Veri merkezleri genellikle kırsal bölgelerde veya düşük gelirli mahallelerin yakınında inşa ediliyor; buralarda yaşayan topluluklar, artan elektrik faturaları, su kaynaklarının tükenmesi ve gürültü kirliliği gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Brockovich, bu durumun yeni bir tür çevresel eşitsizlik yarattığını vurguluyor. Örneğin, ABD'nin Virginia eyaletinde veri merkezlerinin yoğunlaştığı bölgelerde elektrik şebekesinin zorlandığı ve bazı konutların enerji kesintileriyle karşılaştığı rapor edildi. Benzer şekilde İrlanda'da veri merkezleri ülkenin toplam elektrik tüketiminin önemli bir kısmını oluşturuyor ve şebeke kapasitesi konusunda endişeler artıyor. Brockovich, teknoloji şirketlerinin bu etkileri gizlemek için 'yeşil aklama' (greenwashing) taktiklerine başvurduğunu öne sürüyor.
Küresel iklim hedefleri ve teknoloji sektörü
Veri merkezlerinin çevresel etkisi, küresel iklim hedefleri açısından kritik bir başlık haline geldi. Amazon, Google, Microsoft ve Meta gibi şirketler, yenilenebilir enerji kullanımını artırdıklarını ve karbon nötr olma taahhütlerini duyursa da, bu taahhütlerin gerçekliği sorgulanıyor. Özellikle yapay zeka patlaması, bu şirketlerin enerji taleplerini daha da artırdı. Microsoft, 2020'de karbon negatif olma hedefini açıklamıştı ancak yapay zeka yatırımları nedeniyle emisyonlarının arttığını kabul etti. Google da benzer şekilde emisyonlarının son yıllarda arttığını bildirdi. Brockovich, bu şirketlerin kamuoyuna karşı şeffaf olmadığını ve bağımsız denetim mekanizmalarının eksik olduğunu belirtiyor. Ayrıca, veri merkezlerinin soğutulması için kullanılan su miktarı da ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Örneğin, büyük bir veri merkezi günde milyonlarca litre su tüketebiliyor ve bu durum su kıtlığı çeken bölgelerde ciddi sorunlara yol açabiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, veri merkezi yatırımları ve dijital altyapı konusunda hızlı bir büyüme potansiyeli taşıyor. Ülkemizde de büyük ölçekli veri merkezleri kuruluyor ve enerji talebi artıyor. Bu gelişme, Türkiye'nin enerji güvenliği ve iklim taahhütleri açısından dikkatle izlenmeli. Veri merkezlerinin enerji tüketimi, yenilenebilir enerji payının artırılması ve şebeke altyapısının güçlendirilmesi ihtiyacını doğuruyor. Ayrıca, yerel toplulukların bu projelerden nasıl etkilendiği konusunda şeffaflık ve çevresel denetim mekanizmaları güçlendirilmeli. Türkiye, dijital ekonomiye geçişte çevresel sürdürülebilirliği önceliklendirerek hem enerji arz güvenliğini hem de iklim hedeflerini dengeli bir şekilde yönetebilir.