Mescid-i Aksa'nın hatiplerinden Şeyh Ekrima Sabri, İsrail hükümetini Yahudi bayramları etrafında düzenlenen etkinlikleri kullanarak Mescid-i Aksa yerleşkesi üzerinde daha fazla kontrol sağlamak ve yıllardır süregelen statükoyu kademeli olarak değiştirmekle suçladı. Sabri, yerleşke içinde ve çevresinde gerçekleştirilen İsrail faaliyetlerinin provokatif bir nitelik taşıdığını belirterek, bu adımların kutsal mekânın hukuki statüsünü aşındırmayı hedeflediğini ifade etti.
Arka Plan: Mescid-i Aksa'daki Statüko ve İsrail İhlalleri
Mescid-i Aksa, Müslümanların ilk kıblesi olarak kabul edilir ve Kudüs'ün Eski Şehri'ndeki Harem-i Şerif yerleşkesi içinde yer alır. 1967 Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail, Doğu Kudüs'ü işgal etmiş, ancak kutsal mekânın yönetimi Ürdün Vakıflar İdaresi'ne (Vakıf) bırakılmıştı. Bu düzenleme, yıllar boyunca korunan kırılgan bir statüko olarak varlığını sürdürdü. Ancak özellikle son yıllarda İsrail güçlerinin ve yerleşimci grupların Mescid-i Aksa'ya yönelik baskınları, Yahudi bayramları sırasında artan ziyaretler ve ibadet girişimleri, statükonun fiilen ihlal edildiği yönündeki endişeleri güçlendirdi.
Şeyh Ekrima Sabri, yıllardır Kudüs davasının en yüksek sesli savunucularından biri olarak biliniyor. Daha önce de İsrail'in kutsal mekâna yönelik politikalarını sert sözlerle eleştirmiş, uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırmıştı. Sabri'nin son açıklaması, özellikle Yahudi bayramları döneminde İsrail'in attığı adımların sistematik bir stratejinin parçası olduğu iddiasını içeriyor. Sabri'ye göre bu faaliyetler yalnızca geçici provokasyonlar değil, aynı zamanda yerleşkenin statüsünü adım adım değiştirmeye yönelik hesaplı hamleler.
İsrail yetkilileri ise sık sık Yahudi ziyaretçilerin kutsal mekâna girişinin tarihsel ve hukuki hakları olduğunu savunuyor. Ancak Filistinliler ve uluslararası hukuk uzmanları, bu tür ziyaretlerin ve ibadet girişimlerinin mevcut statükoyu açıkça ihlal ettiğini belirtiyor. Özellikle 2000 yılında Ariel Şaron'un provokatif ziyaretiyle başlayan İkinci İntifada'nın ardından, Mescid-i Aksa çevresindeki gerilim hiç dinmedi. Son yıllarda ise İsrail polisinin yerleşkeye yönelik müdahaleleri, Filistinli ibadetçilere yönelik kısıtlamalar ve yerleşimci grupların korunması, bölgede tansiyonu daha da yükseltti.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Mescid-i Aksa, yalnızca Filistin-İsrail çatışmasının değil, tüm İslam dünyasının ortak hassasiyetini oluşturuyor. Kudüs'teki kutsal mekânlara yönelik herhangi bir ihlal, Türkiye'den Endonezya'ya kadar geniş bir coğrafyada yankı buluyor. Son yıllarda İsrail'in Mescid-i Aksa'ya yönelik politikaları, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği gibi kuruluşlar tarafından defalarca kınandı. Ancak uluslararası toplumun etkili bir yaptırım mekanizması geliştirememesi, İsrail'in bu politikalarını sürdürmesinin önünü açıyor.
ABD'nin 2017'de Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıması ve büyükelçiliğini buraya taşıması, statükonun aleyhine bir dönüm noktası oldu. Ardından gelen Abraham Anlaşmaları ile bazı Arap ülkelerinin İsrail ile normalleşme adımları, Filistin meselesini bölgesel öncelikler sıralamasında geri plana itti. Bu durum, İsrail'in kutsal mekânlara yönelik tek taraflı adımlarını cesaretlendiren bir faktör olarak değerlendiriliyor. Şeyh Sabri'nin açıklamaları, bu uluslararası sessizliğe karşı bir uyarı niteliği taşıyor.
Öte yandan, Mescid-i Aksa'daki gerilim, yalnızca dini bir mesele değil; aynı zamanda bölgesel güvenlik ve istikrar açısından da kritik bir öneme sahip. Kudüs'teki tırmanma, Gazze'deki çatışmaları, Batı Şeria'daki gerginliği ve hatta Lübnan sınırındaki durumu doğrudan etkileyebiliyor. Bu nedenle, Sabri'nin açıklamaları, yalnızca Filistin kamuoyu için değil, tüm bölge için bir alarm zili olarak okunmalı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Kudüs ve Mescid-i Aksa'nın statüsünün korunmasını uzun süredir dış politikasının öncelikli maddelerinden biri olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler kürsüsünden yaptığı "Kudüs kırmızı çizgimizdir" vurgusu, bu konunun Ankara için ne denli hassas olduğunu gösteriyor. İsrail'in kutsal mekânlara yönelik ihlalleri, Türkiye'nin bölgesel liderlik iddiasını ve İslam dünyasındaki itibarını doğrudan etkiliyor. Ayrıca, olası bir tırmanma, Türkiye'nin enerji güvenliği ve Doğu Akdeniz'deki dengeler açısından da risk oluşturuyor. Bu nedenle Ankara'nın, İslam İşbirliği Teşkilatı nezdinde diplomatik girişimlerini yoğunlaştırması ve uluslararası toplumu harekete geçirmeye çalışması beklenebilir.