Ekonomik karşılıklı bağımlılık, uluslararası ilişkilerde barışın temel sigortası olarak görülüyordu. Ancak Singapur Ulusal Üniversitesi Lee Kuan Yew Kamu Politikası Okulu'ndan ekonomi profesörü Danny Quah'a göre bu varsayım geçerliliğini yitirdi. Quah, küresel ticaret ve yatırım akışlarının artık ortak refahı değil, derinleşen eşitsizlikleri ve kızgınlıkları beslediğini savunuyor. Özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, ticaret savaşları ve tedarik zinciri rekabeti, eski barışçıl beklentilerin tersine döndüğünü ortaya koyuyor.
Gelişmenin arka planı
Soğuk Savaş sonrası küreselleşme dalgası, "ticaret yapan ülkeler savaşmaz" tezini popülerleştirdi. 1990'lardan 2010'lara kadar Çin ve ABD arasındaki ticaret hacmi patlarken, iki ülkenin askeri çatışmadan kaçınacağı düşünülüyordu. Ancak son yıllarda bu iyimserlik yerini karşılıklı suçlamalara ve ticaret engellerine bıraktı. Prof. Danny Quah, bu dönüşümü şöyle açıklıyor: "Ekonomik bağlar otomatik olarak barış üretmez. Tam tersine, kazançların adaletsiz dağıldığı bir sistemde bağımlılık, öfke ve güvensizlik yaratır."
Bölgesel ve küresel boyut
Quah'ın analizi, yalnızca ABD-Çin ekseniyle sınırlı değil. Asya'da Japonya-Güney Kore ticari gerilimleri, Avrupa'da Brexit sonrası düzenlemeler ve Rusya-Ukrayna savaşının enerji boyutu, karşılıklı bağımlılığın kırılganlığını gösteriyor. Küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanması, ülkeleri stratejik sektörlerde kendine yeterliliğe iterken, bu durum bölgesel işbirliklerini de zayıflatıyor. Singapur gibi ticarete bağımlı şehir devletleri, bu yeni dalgadan en çok etkilenenler arasında. Güneydoğu Asya'da ise Çin'in yatırımları, bağımlılık endişelerini tetiklerken, bölge ülkeleri arasında yeni jeopolitik kutuplaşmalar beliriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Asya-Pasifik'teki bu dönüşüme doğrudan taraf olmasa da, benzer dinamikler kendi bölgesinde de geçerli. Rusya ile ticari bağlar, Ukrayna krizi sonrası Ankara'nın hassas dengesini sınarken; Doğu Akdeniz'de enerji rekabeti, ekonomik beklentilerin güvenlik kaygılarına yenik düştüğünü gösteriyor. Türk dış politikası, "ekonomi barış getirir" varsayımına dayalı stratejileri yeniden gözden geçirmeli. Çin ile ticaret hacmi artsa da, teknoloji bağımlılığı ve dış borç yapısı hassasiyet yaratıyor. Karşılıklı bağımlılığın barışı değil, kızgınlığı da besleyebileceği gerçeği, Türkiye'nin ekonomik diplomasisinde çeşitlendirme ve esneklik ihtiyacını artırıyor.