Doğu Akdeniz'de on yıllardır süren güvenlik tartışmaları, kimin hangi savaş uçağını, füze bataryasını veya denizaltıyı satın aldığı etrafında dönüyordu. İşlem başlı başına haber değeri taşıyordu. Ancak bu dönem sona eriyor. Yeni bir mücadele başladı; bu mücadele işlemsel değil, mimari bir nitelik taşıyor. Artık soru, hangi ülkenin neye sahip olduğu değil, hangi ülkenin hangi altyapıyı, hangi üsleri ve hangi teknolojik ekosistemi kurduğu.
Silah Alımlarından Altyapı Yatırımlarına Geçiş
Soğuk Savaş sonrası dönemde Ege ve Doğu Akdeniz'de güvenlik denklemi büyük ölçüde platform tedariki üzerinden okunuyordu. Yunanistan'ın Rafale ve F-35 alımları, Türkiye'nin S-400 tercihi, Mısır'ın Fransız ve Rus sistemlerine yönelmesi hep aynı soruyu gündeme getiriyordu: Kim daha güçlü bir orduya sahip? Oysa son yıllarda bölgedeki askeri dengeleri belirleyen unsur, satın alınan silahların kendisinden çok, bu silahların konuşlandırılacağı ve destekleneceği altyapı oldu.
Yunanistan, Girit ve Ege adalarındaki askeri tesislerini modernize ederken, Türkiye İzmir, Muğla ve Antalya'daki üslerini insansız hava araçları ve elektronik harp sistemleriyle güçlendiriyor. Mısır ise Kızıldeniz ve Akdeniz kıyılarındaki limanlarını hem sivil hem askeri kullanıma uygun hale getiriyor. Bu yatırımlar, tek seferlik silah alımlarından farklı olarak kalıcı bir askeri varlık anlamına geliyor ve caydırıcılığı sürekli kılıyor.
Savunma sanayii uzmanlarına göre, bu mimari dönüşümün arkasında birkaç faktör var. Birincisi, modern savaşın doğası değişti; insansız sistemler, siber yetenekler ve uzay tabanlı istihbarat öne çıktı. İkincisi, silah tedarikinde yaşanan siyasi dalgalanmalar (örneğin ABD'nin F-35 konusundaki tutumu) ülkeleri kendi kendine yeterli altyapılar kurmaya itti. Üçüncüsü, enerji kaynaklarının korunması ve deniz yetki alanlarındaki rekabet, kalıcı üs ve gözetleme ağlarını zorunlu kıldı.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Doğu Akdeniz'deki bu mimari yarış, sadece kıyıdaş ülkeleri değil, bölge dışı aktörleri de yakından ilgilendiriyor. ABD, Büyük Güç rekabeti çerçevesinde Akdeniz'deki varlığını yeniden yapılandırıyor; Souda Körfezi'ndeki üssünü genişletirken, İskenderiye ve Limasol gibi limanlarla iş birliğini artırıyor. Fransa, Doğu Akdeniz'deki enerji projelerine askeri koruma sağlama adına zaman zaman donanma unsurları gönderiyor. Rusya ise Suriye'deki Tartus ve Hmeymim üsleri üzerinden Akdeniz'deki etkisini sürdürmeye çalışıyor.
Bu tabloda dikkat çeken bir diğer gelişme, savunma sanayiinde yaşanan dönüşüm. Türkiye, Bayraktar TB2 ve Akıncı gibi İHA'larıyla sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda ihracat yaparak bölgesel bir tedarikçi haline geliyor. Yunanistan ise İsrail ve ABD ile ortak üretim projelerine yöneliyor. Mısır, yerli savunma sanayiini güçlendirmek için yatırımlarını artırıyor. Bu durum, bölgede silah tedarik zincirlerinin çeşitlenmesine ve karşılıklı bağımlılıkların azalmasına yol açıyor.
Öte yandan, iklim değişikliği ve enerji dönüşümü de askeri planlamayı etkiliyor. Doğu Akdeniz'de keşfedilen doğal gaz rezervleri, ülkelerin deniz yetki alanlarını koruma refleksini güçlendirirken; yenilenebilir enerji altyapıları (örneğin deniz üstü rüzgar santralleri) yeni güvenlik ihtiyaçları doğuruyor. Bu da askeri üslerin ve gözetleme sistemlerinin enerji projelerini koruyacak şekilde konumlandırılmasını gerektiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz'deki bu mimari dönüşümün merkezinde yer alıyor. Kendi İHA ve SİHA yetenekleri, yerli üretim savunma sistemleri ve deniz kuvvetlerinin modernizasyonu sayesinde Türkiye, silah alımlarında dışa bağımlılığı azaltırken, altyapı yatırımlarıyla bölgesel caydırıcılığını artırıyor. Ancak Yunanistan'ın adalardaki askeri varlığını güçlendirmesi ve ABD ile yakınlaşması, Türkiye'nin güvenlik endişelerini artırıyor. Türkiye'nin önümüzdeki dönemde hem kendi savunma ekosistemini güçlendirmesi hem de diyalog kanallarını açık tutması, bölgesel istikrar açısından kritik önem taşıyor.