Uluslararası deniz hukuku ve denizciların haklarını koruyan düzenlemeler, Avrupa'da yükselen aşırı sağ hareketlerin baskısı altında. Son yıllarda artan milliyetçi söylemler, özellikle göçmen taşıyan gemilerdeki denizcilerin ve mürettebatın korunmasız kalmasına yol açıyor. Aşırı sağ partiler, denizde mahsur kalan denizcilere yönelik yardım yükümlülüklerini sorgulayarak, uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi'nden (UNCLOS) çekilme çağrıları yapıyor. Bu durum, küresel deniz ticaretini ve insani yardım operasyonlarını tehdit ediyor.
Deniz Hukuku ve Mahsur Kalan Denizciler: Arka Plan
Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS), denizlerdeki tüm faaliyetleri düzenleyen en kapsamlı uluslararası anlaşmadır. 1982'de imzalanan ve 1994'te yürürlüğe giren sözleşme, denizcilik güvenliği, çevre koruma, kaynak paylaşımı ve insani yardım yükümlülüklerini belirler. Sözleşmenin 98. maddesi, denizde tehlike altındaki kişilere yardım etme yükümlülüğünü açıkça tanımlar: Her devlet, kendi bayrağını taşıyan gemilere, denizde mahsur kalan kişilere yardım etme ve kurtarma görevi yükler.
Ancak son yıllarda, özellikle Akdeniz'de göçmen krizinin yoğunlaşmasıyla birlikte, bazı Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partiler bu yükümlülüğü reddetmeye başladı. İtalya, Yunanistan ve Malta gibi ülkelerde, sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü arama kurtarma faaliyetleri engelleniyor, hatta kriminalize ediliyor. 2023'te İtalya'da kabul edilen yeni yasalar, denizde kurtarma yapan STK'ları ağır cezalarla tehdit ediyor. Aşırı sağcı liderler, "denizcilik hukukunun kötüye kullanıldığını" öne sürerek, sözleşmeden çekilme veya yükümlülükleri yeniden müzakere etme çağrısı yapıyor.
Öte yandan, denizcilik sektöründe çalışan binlerce denizci, pandemi döneminde ve sonrasında limanlarda mahsur kaldı. Kovid-19 kısıtlamaları nedeniyle mürettebat değişimleri aksadı, yüz binlerce denizci aylarca gemilerde mahsur kaldı. Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) ve Uluslararası Denizcilik Federasyonu (ITF), bu duruma çözüm bulmak için çağrılar yaptı; ancak aşırı sağın yükselişi, denizciların haklarını koruyan mekanizmaları zayıflattı. Özellikle göçmen denizciler, hem işverenlerin hem de devletlerin ihmaliyle karşı karşıya.
Küresel ve Bölgesel Yansımalar
Deniz hukukunun zayıflaması, sadece Akdeniz'i değil, tüm küresel deniz ticaretini etkiliyor. Dünya ticaretinin %90'ı deniz yoluyla yapılıyor ve bu ticaretin güvenliği, uluslararası hukukun istikrarına bağlı. Eğer büyük devletler UNCLOS'tan çekilirse veya yükümlülüklerini yerine getirmezse, denizlerde kaos riski artar. Özellikle Güneydoğu Asya'da, Güney Çin Denizi'ndeki anlaşmazlıklar zaten gergin. Aşırı sağın etkisiyle zayıflayan bir deniz hukuku, bu bölgede çatışma riskini artırabilir.
Avrupa'da ise, aşırı sağ partilerin yükselişi, AB'nin ortak göç ve iltica politikasını da çıkmaza sürüklüyor. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'nin liderliğindeki aşırı sağ koalisyon, denizde kurtarma operasyonlarına karşı sert tutum izliyor. Benzer şekilde, Yunanistan'da da sağcı hükümet, göçmen teknelerine müdahaleyi sıkılaştırdı. Bu politikalar, uluslararası insan hakları örgütlerinin tepkisini çekiyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), denizde geri itme (pushback) uygulamalarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu vurguluyor.
Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin geleceği, aynı zamanda iklim değişikliğiyle mücadele ve deniz kaynaklarının korunması açısından da kritik. Aşırı sağın çevre karşıtı söylemleri, denizlerin korunmasına yönelik uluslararası işbirliğini baltalıyor. Örneğin, plastik kirliliği ve aşırı avlanma gibi sorunlarla mücadele için UNCLOS çerçevesinde yürütülen müzakereler, milliyetçi politikalar nedeniyle sekteye uğruyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak deniz hukukundaki gelişmelerden doğrudan etkileniyor. Türkiye, UNCLOS'a taraf olmasa da, denizcilik faaliyetlerinde uluslararası hukuka uyum sağlıyor. Aşırı sağın deniz hukukunu aşındırması, Doğu Akdeniz'deki Türkiye'nin hak ve çıkarlarını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, Türk denizcilik sektörü ve denizcileri, Avrupa limanlarında ayrımcılıkla karşılaşabilir. Göçmen krizinde Türkiye'nin rolü düşünüldüğünde, deniz hukukunun zayıflaması, Türkiye'ye yönelik göç baskısını artırabilir. Türkiye, uluslararası deniz hukukunun güçlendirilmesi için diplomatik çaba göstermeli ve bölgesel işbirliklerini derinleştirmelidir.
Özetle, deniz hukuku sadece hukuki bir metin değil, küresel istikrarın temel taşıdır. Aşırı sağın bu alandaki etkisi, insani ve stratejik sonuçlar doğuracak. Türkiye, bu süreçte proaktif bir politika izleyerek, hem kendi denizcilerini hem de bölgesel barışı korumalıdır.