Amerikalı siyaset bilimciler, Donald Trump’ı destekleyen seçmenlerin “demokrasiyi kurtarma” çağrılarına kayıtsız kaldığını belirtiyor. Bunun temel nedeni, bu seçmenlerin mevcut siyasi kurumları gayrimeşru görmesi ve bu kurumların kendi çıkarlarını temsil etmediğine inanması. Virginia Üniversitesi’nden siyaset bilimci Dr. James Wilson’a göre, “Bir sistemi savunmak istemiyorsanız, o sistemi kendinize ait hissetmiyorsunuz demektir.” Bu durum, özellikle 2020 seçim sonuçlarına itiraz eden ve 6 Ocak Kongre baskınıyla sonuçlanan süreçte net biçimde ortaya çıktı.
Gelişmenin Arka Planı
ABD’de derinleşen siyasi kutuplaşma, seçmenlerin yalnızca karşıt görüşlüleri değil, aynı zamanda seçim süreci, yargı ve medya gibi kurumları da sorgulamasına yol açıyor. Pew Araştırma Merkezi’nin 2023 anketine göre, Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 68’i federal hükümete pek güvenmiyor. Bu güvensizlik, Trump’ın “derin devlet” ve “seçim hırsızlığı” söylemleriyle daha da pekişiyor. Trump destekçilerinin önemli bir kısmı, seçimlerin adil olduğuna inanmıyor ve bu nedenle demokratik kurumları koruma çağrılarını, statükoyu korumaya yönelik bir çaba olarak algılıyor. New York Times’a konuşan Ohio’lu bir Trump seçmeni, “Demokrasi denilen şey zaten çalışmıyor; biz sadece ülkemizi geri almak istiyoruz” ifadelerini kullandı.
Uzmanlar, bu durumun yalnızca ABD’ye özgü olmadığını, küresel çapta popülist hareketlerin benzer bir güvensizlik üzerine yükseldiğini vurguluyor. Macaristan, Polonya ve Brezilya gibi ülkelerde de hükümet yanlısı seçmenler, bağımsız yargıya veya medyaya şüpheyle yaklaşıyor. Bu, demokrasinin “oy verme” boyutunun ötesinde, bir kültür ve kurumsal güven meselesi olduğunu gösteriyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD’deki demokrasi krizi, Batı dünyasının demokratik modeline yansımalar açısından kritik önem taşıyor. Zira ABD, uzun yıllar boyunca “demokrasi modeli” olarak sunuldu. Ancak Trump dönemi ve sonrasındaki kutuplaşma, bu modelin kırılganlığını ortaya koydu. Avrupa Birliği’nde de benzer popülist dalgalar yükselirken, kurumlara olan güven erozyonu ortak bir sorun haline geliyor. Örneğin, Avrupa Parlamentosu seçimlerinde aşırı sağ partilerin oylarını artırması, kurumlara duyulan güvensizliğin bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Küresel ölçekte ise Çin başta olmak üzere otoriter rejimler, Batı demokrasilerindeki bu zaafları kendi yönetim modellerini meşrulaştırmak için kullanıyor. Bu durum, ABD’nin yurtdışında demokrasi teşviki yapmasını da güçleştiriyor. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı analisti Thomas Carothers, “Washington dünyaya demokrasi dersi vermeye kalkarken kendi evinde yangın çıkmışsa, ikna ediciliğini kaybeder” diyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, demokratik kurumlara güven ve seçim sonuçlarına itiraz gibi konularda ABD’de yaşananlara benzer tartışmaları son yıllarda deneyimledi. 2017 anayasa değişikliği referandumu ve 2023 cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında taraflar arasında “meşruiyet” söylemleri öne çıktı. ABD’deki bu analiz, Türkiye’de de toplumsal kutuplaşmanın kurumlara olan güveni nasıl aşındırdığını anlamak açısından ipuçları veriyor. Türkiye’nin demokrasisi, ABD’den farklı olarak parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş gibi yapısal dönüşümlerden geçti. Her iki ülkede de siyasi elitlerin “kurumları kurtarma” yerine “kurumları yeniden inşa” söylemine odaklanması gerektiği ortak bir ders olarak öne çıkıyor.