ABD ve Çin arasındaki jeopolitik rekabet, artık sadece ticaret tarifeleri ve teknoloji yaptırımlarıyla sınırlı kalmıyor; iki süper gücün yasaları, küresel çapta faaliyet gösteren çokuluslu şirketler için adeta bir hukuk savaşına dönüşmüş durumda. Washington ve Pekin’in birbirine zıt yasal düzenlemeleri, şirketleri iki ateş arasında bırakıyor. Özellikle yaptırımlar, veri güvenliği ve ulusal güvenlik gibi alanlarda çıkarılan yasalar, şirketlerin hangi ülkenin hukukuna uyacağı konusunda ciddi ikilemler yaratıyor. Bu durum, yalnızca Amerikan veya Çin menşeli firmaları değil, aynı zamanda Türkiye dahil üçüncü ülkelerdeki şirketleri de yakından ilgilendiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD, son yıllarda ulusal güvenlik gerekçesiyle Çin’in teknoloji devlerine yönelik kapsamlı yaptırımlar uygularken, Çin de kendi veri güvenliği yasaları ve ihracat kontrolleriyle karşı hamlelerde bulunuyor. Örneğin, ABD’nin Çin merkezli bazı şirketleri kara listeye alması, bu şirketlere ürün tedarik eden ya da onlarla iş yapan küresel firmaları da zor durumda bırakıyor. Benzer şekilde, Çin’in ‘Güvenliğin Değerlendirilmesi’ gibi düzenlemeleri, yabancı şirketlerin Çin’deki faaliyetlerini artık daha sıkı bir denetime tabi tutuyor. Bu durum, şirketlerin hukuki uyum maliyetlerini artırırken, aynı zamanda operasyonel kararlarını da karmaşıklaştırıyor.
İki ülkenin farklı hukuk sistemleri ve çıkar çatışmaları, şirketleri ‘hangi ülkenin yasalarına öncelik vereceğiz’ sorusuyla karşı karşıya bırakıyor. Özellikle veri transferleri konusunda ABD’nin ve Çin’in farklı talepleri, şirketlerin veri depolama ve işleme süreçlerini yeniden yapılandırmasını zorunlu kılıyor. Örneğin, ABD’nin ‘Dış Yatırım İnceleme Komitesi’ (CFIUS) gibi mekanizmalar, Çinli yatırımcıların Amerikan şirketlerine yaptığı yatırımları sıkı bir şekilde denetlerken, Çin’in ‘Ulusal Güvenlik Yasası’ da yabancı şirketlerin Çin topraklarındaki faaliyetlerini benzer bir şekilde sorguluyor.
Bu hukuki kısıtlamalar, şirketlerin tedarik zincirlerini gözden geçirmesine ve hatta bazı pazarlardan çekilmesine bile yol açabilir. Uzmanlar, bu durumun ‘hukuki parçalanma’ olarak adlandırılan bir süreci hızlandırdığını ve küresel ticaretin temel dinamiklerini değiştirdiğini belirtiyor. Şirketler artık yalnızca ekonomik avantajları değil, aynı zamanda hukuki riskleri de hesaba katarak strateji belirlemek zorunda.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD-Çin hukuk savaşı, sadece iki ülkeyi değil, küresel ekonomiyi de derinden etkiliyor. Avrupa Birliği, İngiltere gibi diğer büyük ekonomiler de benzer yasal düzenlemelerle kendi şirketlerini korumaya çalışırken, gelişmekte olan ülkeler bu gerilimin ortasında kalıyor. Özellikle Asya-Pasifik bölgesinde, Çin’in ticari ortakları ile ABD’nin müttefikleri arasında kalan ülkeler, iki dev arasındaki çekişmeden en çok etkilenen bölgeler arasında yer alıyor.
Bu durum, küresel tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesine, ‘Çin + 1’ stratejilerinin yaygınlaşmasına ve yeni ticaret bloklarının oluşmasına zemin hazırlıyor. Örneğin, ABD’nin Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF) gibi girişimleri, Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ne alternatif olarak konumlandırılırken, bu da şirketlerin hangi ekonomik bloğa bağlanacağı konusundaki kararlarını etkiliyor. İki süper gücün yasaları arasında sıkışan şirketler, artık uluslararası ticaretin kurallarını belirleyen bu dinamikleri yakından takip etmek zorunda.
Küresel ölçekte, bu hukuki gerilimlerin yatırım kararlarını olumsuz etkilediği, belirsizliğin arttığı ve bazı projelerin askıya alındığı gözlemleniyor. Şirketler, riskleri minimize etmek için esnek ve uyumlu iş modelleri geliştirmeye çalışıyor. Ancak uzmanlar, ABD ve Çin arasındaki rekabetin önümüzdeki yıllarda da süreceğini ve bu durumun şirketlerin küresel pazardaki stratejilerini sürekli olarak gözden geçirmesini gerektireceğini vurguluyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, hem ABD hem de Çin ile derin ekonomik ilişkilere sahip olması nedeniyle bu hukuki gerilimden doğrudan etkilenebilecek ülkeler arasında yer alıyor. Türk şirketleri, ABD yaptırımlarına tabi tutulan Çinli firmalarla ticaret yaparken risklerle karşılaşabilir; bu da Türk dış ticaretinin çeşitlendirilmesi ihtiyacını artırıyor. Öte yandan, Türkiye’nin doğu-batı arasında bir köprü olma rolü, bu tür jeopolitik gerilimlerde daha da önem kazanıyor. Türkiye’nin, bu hukuki çekişmelerde dengeli bir politika izlemesi ve kendi ulusal çıkarlarını koruyacak esnek yasal düzenlemeleri yürürlüğe koyması gerekiyor. Aksi halde, Türk firmalarının uluslararası operasyonları olumsuz etkilenebilir.