Batı dünyasında ABD Başkanı Donald Trump'ın ikinci dönemi hakkında sayısız yorum yapılıyor, ancak bu analizlerin çoğu, 1.4 milyarlık Çin nüfusunun, özellikle de devlet yetkililerinin ve akademisyenlerin bakış açısını göz ardı ediyor. On yılı aşkın süredir bu bakış açısının evrimini yakından izleyen bir gözlemci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Çin, artık Trump'ın Beyaz Saray'a dönüşünü bir alarm sebebi değil, yönetilebilir bir istikrarsızlık kaynağı olarak görüyor. Bu değişim, sadece Çin-ABD ilişkilerini değil, küresel güç dengelerini de yeniden şekillendiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
2016 yılında Trump'ın ilk seçim zaferi, Çin'de ciddi bir endişe dalgası yaratmıştı. Beijing yönetimi, Trump'ın ticaret savaşları ve Tayvan'a yönelik agresif tutumunun bölgesel istikrarı bozacağından korkuyordu. Ancak bugün, 2025 yılının ortalarında, bu endişenin yerini pragmatik bir kabulleniş aldı. Çinli yetkililer, Trump'ın öngörülemezliğini bir zayıflık değil, manevra alanı olarak görüyor. Örneğin, Trump'ın NATO'ya yönelik eleştirileri ve ticaret politikalarındaki tutarsızlıklar, Çin'in kendi ittifaklarını güçlendirmesi ve küresel ticaret alternatifleri geliştirmesi için fırsatlar sunuyor.
Bu değişimin en önemli itici gücü, Çin'in son on yılda elde ettiği ekonomik ve askeri ilerlemeler. Artık Çin, teknolojiden altyapıya kadar birçok alanda ABD'ye daha az bağımlı; ayrıca Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde küresel Güney'de güçlü bir ekonomik ağ örmüş durumda. Dolayısıyla, Trump'ın "Önce Amerika" politikaları, Çin'in küresel etkisini sınırlamakta eskisi kadar başarılı olamıyor. Çinli düşünce kuruluşları artık ABD'yi bir süper güç olarak değil, "içe kapanan bir güç" olarak analiz ediyor; bu da stratejik hesaplarda önemli bir paradigmayı temsil ediyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu bakış açısı değişikliğinin en belirgin yansımalarından biri, Güney Çin Denizi ve Tayvan konularında ortaya çıkıyor. Çin, Trump'ın Tayvan'a yönelik silah satışlarını sert dille kınarken, aynı zamanda Tayvan'ı çevreleyen askeri tatbikatlarını da artırdı. Ancak bu hamleler, panik havasından ziyade soğukkanlı bir güç gösterisi olarak değerlendiriliyor. Bölgedeki diğer aktörler, özellikle Japonya ve Güney Kore, bu durumu endişeyle izliyor; çünkü Çin'in artan özgüveni, ABD'nin bölgedeki geleneksel müttefiklik ilişkilerini test ediyor.
Öte yandan, Trump'ın uluslararası anlaşmalardan çekilme eğilimi ve çok taraflı kurumları zayıflatması, Çin'in küresel yönetişimde daha aktif bir rol üstlenmesine alan açıyor. Örneğin, Çin, iklim değişikliği ve ticaret anlaşmazlıklarında kendisini "istikrarın savunucusu" olarak konumlandırıyor. Bu tutum, Avrupa Birliği başta olmak üzere birçok ülkenin Çin'e yönelik stratejik ortaklık arayışlarını hızlandırdı. Zira Batı dünyası artık Çin'i sadece bir rakip olarak değil, aynı zamanda küresel sorunların çözümünde kaçınılmaz bir muhatap olarak görüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Çin'in bu değişen tutumunu yakından izliyor; çünkü Ankara, Washington ile ilişkilerini dengelerken Pekin'le son dönemde artan ekonomik ve diplomatik temasları derinleştirmeye çalışıyor. Çin'in Trump yönetimine karşı daha esnek bir pozisyon alması, Türkiye'nin hem ABD hem de Çin'le olan müzakerelerinde elini güçlendirebilir. Özellikle savunma sanayii ve enerji alanındaki iş birlikleri, bu denge politikasının kilit unsurları. Ayrıca, Çin'in küresel Güney'e yönelik yatırımları, Türkiye'nin Avrasya'daki köprü rolünü pekiştirebilir. Ancak Türkiye, Çin'in bölgedeki artan askeri varlığının, Orta Asya ve Kafkaslar'daki nüfuzunu etkilemesi ihtimaline karşı temkinli davranıyor. Sonuç olarak, bu gelişme Türkiye'ye çok kutuplu dünyada daha fazla manevra alanı sunduğu kadar, yeni jeopolitik riskler de taşıyor.