Financial Times yazarı Gillian Tett'in analizine göre, Pekin yönetimi stratejik sektörlere yönelik sübvansiyonlarını akıllıca kullanarak rakiplerine belirgin bir üstünlük sağlamış durumda. Tett, Çin'in devlet destekli yatırım modelinin yalnızca ekonomik büyümeyi değil, aynı zamanda teknolojik bağımsızlığı da hedeflediğini belirtiyor. Bu yaklaşım, Batılı ülkelerin benzer politikalarına kıyasla daha etkin ve uzun vadeli bir strateji olarak öne çıkıyor.
Gelişmenin Arka Planı
Çin, son yıllarda yarı iletkenler, yeşil enerji, elektrikli araçlar ve yapay zeka gibi kritik sektörlerde büyük ölçekli sübvansiyon programları uyguluyor. Bu programlar, yalnızca yerli üreticilere doğrudan mali destek sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda Ar-Ge teşvikleri, vergi indirimleri ve düşük faizli kredilerle de destekleniyor. Tett, Batılı ülkelerin genellikle bireysel projelere veya kısa vadeli hedeflere odaklanan sübvansiyonlarının aksine, Çin'in politikasının bütüncül bir ekosistem oluşturmayı amaçladığını vurguluyor. Bu ekosistem, üretimden dağıtıma, tedarik zincirinden tüketici finansmanına kadar tüm halkaları kapsıyor. Örneğin, elektrikli araç sektöründe Çin, hem batarya üreticilerini hem de otomobil firmalarını aynı anda destekleyerek küresel pazarın hakimi konumuna geldi.
Çin'in sübvansiyon politikalarının bir diğer önemli özelliği, hedeflerin belirlenmesinde uzun vadeli ulusal kalkınma planlarına dayanması. 2021-2025 yıllarını kapsayan 14. Beş Yıllık Plan, yüksek teknoloji ve yenilenebilir enerjiyi öncelikli alanlar olarak işaret ediyor. Bu planlar çerçevesinde devlet, özel sektörle yakın işbirliği içinde hareket ederek kaynakları verimli şekilde yönlendiriyor. Batılı gözlemciler, bu modelin piyasa mekanizmalarına müdahale olarak algılansa da, Asya devinin yenilikçi girişimlerini hızla ticarileştirme becerisini de göz ardı edemiyor. Pingdu'da kurulan dev güneş enerjisi çiftlikleri, Şanghay'da yükselen biyoteknoloji merkezleri ve Shenzhen'de geliştirilen otonom sürüş teknolojileri, bu stratejinin somut çıktıları arasında sayılabilir.
Küresel ve Bölgesel Boyut
Çin'in sübvansiyon politikaları sadece ulusal ekonomiyi değil, küresel ekonomik dengeleri de etkiliyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün (DTÖ) kurallarına aykırı olabilecek uygulamalar, Washington ve Brüksel'de endişe yaratıyor. ABD, Çin'in elektrikli araçlarına uygulanan tarifeleri artırırken, Avrupa Birliği de yerli endüstrilerini korumak için karbon sınır ayarlamaları üzerinde çalışıyor. Ancak Tett, bu tür korumacı önlemlerin yeterli olmayacağını, çünkü Çin'in küresel tedarik zincirlerindeki konumunun giderek güçlendiğini savunuyor. Japonya ve Güney Kore gibi bölgesel rakipler de kendi teknoloji teşvik programlarını genişletmek zorunda kaldı.
Çin'in bu hamlesinin yalnızca ekonomik değil, jeopolitik sonuçları da bulunuyor. Teknolojik üstünlük, askeri keşiften siber güvenliğe, uzay araştırmalarından yapay zeka destekli savaş sistemlerine kadar pek çok alanda stratejik avantaj sağlıyor. Uzmanlar, Çin'in sübvansiyonlarının aslında "teknolojik egemenlik" olarak adlandırılabilecek yeni bir küresel rekabet biçimini temsil ettiğini belirtiyor. Pekin, bu yaklaşımla sadece kendi kalkınmasını hızlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda batı merkezli küresel ekonomik düzene meydan okuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Çin'in sübvansiyon stratejisi, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Türkiye, benzer hedefli sübvansiyon politikalarını savunma sanayiinden yeşil enerjiye kadar birçok sektörde başarıyla uygularken, Çin ile artan ticaret hacmi ve yatırım işbirlikleri fırsat sunuyor. Uzay ve teknoloji alanındaki ulusal programlar, Çin modelinden esinlenebileceği gibi, bu alandaki rekabet Türkiye'nin bölgesel teknoloji üssü olma hedefini de etkileyebilir. Ancak ihracatının önemli bir kısmını AB’ye yapan Türkiye, Çin kaynaklı ürünlerin fiyat rekabeti karşısında yerli üretimi korumak amacıyla benzer teşvik mekanizmaları geliştirmek zorunda kalabilir. Anakronik olarak, Ankara'nın bu dengeleri iyi yönetmesi halinde küresel teknoloji yarışında söz sahibi ülkeler arasında yer alma şansı bulunuyor.