Güney Lübnan’ın sakin kasabalarından birinde yaşayan Sumaya Yaghi, İsrail’in son saldırılarının ardından geri döndüğü memleketinde, bir zamanlar ‘cennet’ olarak nitelendirdiği evinin enkazıyla karşılaştı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, çatışmalar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan yüz binlerce Lübnanlıdan biri olan Yaghi, ülkesinin güneyindeki köyünün artık bir ‘pilot bölge’ felaketine dönüştüğünü söylüyor. Sivil halkın yaşam alanlarının hedef alındığı bu savaş, sadece fiziksel yıkımı değil, toplumsal belleğin ve umudun da çöküşünü gözler önüne seriyor.
Gelişmenin arka planı: Yaghi’nin hikayesi ve bölgedeki yıkım
Sumaya Yaghi, Reuters’a verdiği röportajda, evinin bulunduğu mahallenin artık tanınmaz halde olduğunu, sokakların enkaz yığınlarıyla kaplandığını ve komşularının çoğunun hâlâ geri dönemediğini anlattı. Yaghi’nin evi, İsrail ile Hizbullah arasındaki son çatışmalar sırasında düzenlenen hava saldırılarında tamamen yıkılmış. Kadın, geri dönüşünün ardından yalnızca birkaç eşyasını kurtarabildiğini, aile fotoğraflarının ve hatıraların toz altında kaldığını belirtiyor.
Lübnan resmi ajansı NNA’ya göre, İsrail ordusunun ‘pilot bölge’ adını verdiği güney Lübnan’daki bazı köyler, savaş sırasında yoğun bombardımana maruz kaldı. Bu bölgelerdeki altyapı neredeyse tamamen çökerken, okullar, hastaneler ve su şebekeleri kullanılamaz hale geldi. Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR) verilerine göre, çatışmaların başlamasından bu yana yaklaşık 1,2 milyon kişi yerinden edildi; bunların önemli bir kısmı hâlâ başkent Beyrut ve kuzeydeki geçici barınma merkezlerinde yaşıyor.
Uzmanlar, İsrail’in ‘pilot bölge’ uygulamasının, sivil kayıpları artırdığı ve uluslararası insancıl hukuka aykırı olduğu konusunda uyarıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) yakın tarihli raporunda, güney Lübnan’da sivil altyapının hedef alınmasının savaş suçu oluşturabileceğini belirtti. Yaghi ise, “Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Burası bir zamanlar cennetti, şimdi ise cehenneme döndü” diyerek yaşadığı çaresizliği ifade ediyor.
Bölgesel veya küresel boyut: Lübnan’ın geleceği ve insani kriz
Bu yıkım, sadece bireysel bir trajedi değil; Lübnan’ın zaten kırılgan olan ekonomik ve siyasi yapısını daha da derinleştiren büyük bir insani krizin parçası. Ülke, 2019’dan bu yana devam eden mali çöküşün ve 2020 Beyrut liman patlamasının ardından yeniden inşa sürecinin en başında bu savaşla karşı karşıya kaldı. Dünya Bankası’na göre, çatışmaların Lübnan ekonomisine maliyeti 8 milyar doları aşabilir; bu, ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 15’ine denk geliyor.
Uluslararası toplum, kalıcı bir ateşkes ve yeniden inşa için çaba gösterirken, İsrail ile Hizbullah arasındaki gerilim hâlâ sürüyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1701 sayılı kararın tam olarak uygulanması çağrısında bulunurken, bölgedeki gözlemciler bu kararın etkinliğinin sınırlı kaldığını vurguluyor. Sivil toplum kuruluşları, güneydeki köylerin yeniden inşası için uluslararası bağış kampanyaları başlatırken, Yaghi gibi insanların sesi, bu yıkımın arkasındaki gerçek insani bedeli tüm dünyaya gösteriyor.
Analistlere göre, bu durum Ortadoğu’daki güç dengelerini de etkiliyor. İran destekli Hizbullah’ın askeri kapasitesi zayıflamış olsa da, siyasi olarak Lübnan içindeki etkisini koruyor. İsrail ise ‘pilot bölge’ stratejisini sürdürerek sınır güvenliğini sağlamaya çalışıyor; ancak bu yaklaşım, uluslararası kamuoyunda protestolara neden oluyor. Bölgedeki bu istikrarsızlık, göç hareketlerini de tetikliyor; birçok Lübnanlı, Avrupa’ya ve Türkiye’ye göç etmeyi değerlendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye’nin Lübnan’a yönelik insani diplomasisini ve bölgesel istikrar politikalarını doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, Lübnanlı sığınmacılara ev sahipliği yapan ülkelerin başında geliyor; bu nedenle olası yeni göç dalgaları, Türkiye’nin sığınmacı politikaları üzerinde ek bir yük oluşturabilir. Ayrıca, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki enerji güvenliği ve deniz yetki alanları konusundaki hassasiyeti göz önüne alındığında, Lübnan’daki istikrarsızlık, bölgedeki güç mücadelelerini derinleştirebilir. Ankara’nın, hem Hizbullah hem de Batı ile diyalog kurabilen nadir aktörlerden biri olarak, kalıcı ateşkes ve yeniden inşa sürecinde arabulucu rol üstlenmesi beklenebilir.