Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), yayımladığı son raporda dünyanın, Paris İklim Anlaşması'nda belirlenen küresel sıcaklık artışını 1,5 dereceyle sınırlama hedefini büyük ölçüde kaçıracağını ilan etti. Raporda, mevcut koşullar altında bu hedefe ulaşmanın artık neredeyse imkânsız olduğu ifade edilirken, yeni bir yaklaşım öneriliyor. BM, sıcaklık artışındaki geçici "aşımın" sınırlandırılmasını ve ardından bilinmeyen ve riskli bir yöntemle sıcaklıkların geri düşürülmesini amaçlayan bir hedef değişikliğine gidilmesini savunuyor. Bu itiraf, iklim değişikliğiyle mücadelede küresel ölçekte yeni bir döneme işaret ediyor ve özellikle gelişmekte olan ülkeler için ciddi sonuçlar doğurabilir.
BM'nin Yeni Yaklaşımı: Aşımı Sınırlamak
UNEP'in yıllık Emisyon Açığı Raporu'na göre, mevcut ulusal taahhütler (NDC'ler) hayata geçirilse bile, yüzyılın sonunda sıcaklık artışı %66 ihtimalle 2,6 ila 3,1 derece aralığında kalacak. Bu, 1,5 derece hedefini fersah fersah aşan bir senaryo anlamına geliyor. Rapor, ülkelerin verdikleri sözleri bile tam olarak yerine getiremediğini ortaya koyuyor; mevcut politikalar izlenirse sıcaklık artışı 2,8 dereceyi bulabilir.
BM, bu tablo karşısında yeni bir strateji ortaya koyuyor: "aşım" olgusunu kabullenmek ve bu aşımın süresini ve boyutunu sınırlamak. Raporda, önümüzdeki on yıllarda sıcaklık artışının 1,5 dereceyi geçeceği, ancak uzun vadede tekrar bu seviyenin altına çekilebileceği varsayımına dayanılıyor. Bu "geri kazanım" (reversal) olarak adlandırılan süreç, atmosferden karbondioksit emen teknolojilere (örneğin doğrudan hava yakalama) veya doğal karbon yutaklarının artırılmasına dayanıyor. Ancak bu yöntemlerin ne kadar etkili olacağı, ekonomik maliyeti ve zamansal ölçeği oldukça belirsiz. Bilim insanları, bu tür teknolojilerin henüz yeterince test edilmediğini ve büyük ölçekte devreye alınmasının onlarca yıl alabileceğini vurguluyor.
Rapor, karbon bütçesinin hızla tükendiğini de gözler önüne seriyor. 1,5 derece hedefini tutturabilmek için 2030'a kadar küresel emisyonların 2019 seviyelerine göre %42, 2035'e kadar ise %57 oranında azaltılması gerekiyor. Oysa ki ülkelerin mevcut taahhütleri ancak %5 ile %10 arasında bir azalmaya işaret ediyor. Bu devasa uçurum, iklim müzakerelerinin temel çıkmazını oluşturuyor.
Gelişmekte Olan Ülkelerin Yükü Artıyor
İklim krizinin bedeli eşit dağılmıyor. Gelişmiş ülkeler tarihsel olarak emisyonların büyük kısmından sorumlu olsa da, gelişmekte olan ülkeler krizin en yıkıcı etkileriyle karşı karşıya. BM raporu, bu ülkelerin iklim değişikliğine uyum ve temiz enerjiye geçiş için ihtiyaç duydukları finansmanın, vaat edilen 100 milyar dolarlık yıllık desteğin çok ötesinde olduğunu vurguluyor. Özellikle Afrika ve Güney Asya ülkeleri için durum daha da kritik; bu ülkeler, enerji ihtiyaçlarını karşılarken bir yandan da sürdürülebilir kalkınma ile iklim hedefleri arasında denge kurmak zorunda.
1,5 derece hedefinin resmen esnetilmesi, bu ülkelerin iklim eylemlerine yönelik uluslararası baskıyı artırabilir. Daha önce, gelişmiş ülkelerin sorumluluğuna vurgu yapan "ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar" ilkesi, müzakerelerin temelini oluşturuyordu. Ancak BM'nin yeni yaklaşımı, tüm ülkelerin daha iddialı adımlar atması gerektiğinin sinyalini veriyor. Bu durum, özellikle kömürden çıkış konusunda direnen ülkeler ile iklim finansmanı konusunda somut adımlar atmayan zengin ülkeler arasındaki gerilimi artırabilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin hem dış politikasını hem de ekonomisini yakından ilgilendiriyor. Türkiye, Paris Anlaşması'nı ancak 2021'de onaylamış ve 2053 net sıfır emisyon hedefini açıklamıştı. Ancak raporda ortaya konan tablo, Türkiye'nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin enerji dönüşümünü hızlandırması gerektiğini gösteriyor. AB'nin sınırda karbon düzenlemesi gibi mekanizmalar, karbon yoğun üretim yapan Türkiye için ihracatta yeni maliyetler anlamına gelebilir. Bu nedenle Türkiye'nin yenilenebilir enerji yatırımlarını artırması ve yeşil dönüşümü destekleyen politikaları hayata geçirmesi stratejik bir zorunluluk haline geliyor. Öte yandan, iklim değişikliğinin Akdeniz havzasında yaratacağı kuraklık ve sıcak hava dalgaları, Türkiye'nin tarım ve su kaynakları üzerinde doğrudan tehdit oluşturuyor; bu da uyum politikalarının önemini artırıyor.