Bir Tibetli aktivist, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi'nin önünde kendini yakmasının ardından hayatını kaybetti. Olay, Çin'in tartışmalı 'etnik birlik yasası'nın yürürlüğe girmesinden sadece bir gün sonra meydana geldi. Görgü tanıklarının ifadesine göre, kimliği henüz resmi olarak doğrulanmayan aktivist, dün yerel saatle öğle saatlerinde BM binasının ana girişi önünde üzerine yanıcı madde dökerek kendini ateşe verdi. Olay yerine hızla ulaşan sağlık ekipleri, ağır yanıklarla kurtarılan aktivisti hastaneye kaldırdı ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen bugün hayatını kaybettiği açıklandı. Tibet yanlısı sivil toplum örgütleri, olayın Çin'in bölgedeki baskıcı politikalarına karşı bir protesto olduğunu duyururken, Çin Dışişleri Bakanlığı ise olayı 'trajik bir bireysel eylem' olarak nitelendirdi ve herhangi bir siyasi bağlamı olmadığını savundu.
Gelişmenin arka planı
Söz konusu olay, Çin'de 1 Kasım'da yürürlüğe giren ve ülkedeki etnik gruplar arasında 'tek vücut' olmayı teşvik ettiği belirtilen yeni yasanın hemen ardından yaşandı. Resmi adıyla 'Ulusal Etnik Eğitim ve Birliği Teşvik Yasası' olarak bilinen düzenleme, Çin'in etnik azınlık politikalarında önemli bir değişime işaret ediyor. Hükümet, yasanın farklı etnik gruplar arasında uyumu güçlendireceğini ve ulusal birliği pekiştireceğini öne sürüyor. Ancak eleştirmenler, yasanın asıl amacının Tibet ve Uygur bölgelerindeki ayrılıkçı hareketleri bastırmak ve kültürel kimlikleri asimilasyona zorlamak olduğunu belirtiyor.
Tibet, 1950'den bu yana Çin'in kontrolü altında bulunuyor ve bölgede uzun süredir devam eden bir özgürlük mücadelesi söz konusu. Dalai Lama'nın sürgündeki yönetimi ve uluslararası toplumun bir kısmı, Çin yönetimini Tibet'te insan hakları ihlalleri yapmakla ve dini özgürlükleri kısıtlamakla suçluyor. Kendini yakma eylemleri, özellikle 2009'dan bu yana Tibet'te ve Çin dışındaki Tibet topluluklarında artış gösterdi. Uluslararası Af Örgütü verilerine göre, bugüne kadar 150'den fazla Tibetli bu yolla hayatını kaybetti. Bu eylemlerin çoğu, Çinli yetkililerin baskısı ve umutsuzluk sonucu gerçekleşiyor.
BM Cenevre Ofisi önündeki protesto ise, uluslararası toplumun Tibet sorununa dikkatini çekmek amacıyla yapıldı. BM İnsan Hakları Konseyi'nin merkezi olan Cenevre, dünyanın dört bir yanındaki insan hakları ihlallerinin gündeme getirildiği bir platform olarak biliniyor. Tibetli aktivistler ve sürgündeki örgütler, bu tür eylemlerle Çin'in Tibet politikalarını uluslararası kamuoyunun gündemine taşımaya çalışıyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Bu olay, Çin'in batı bölgelerindeki etnik azınlık politikalarına yönelik uluslararası eleştirileri yeniden alevlendirdi. Çin, Uygur Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde de benzer uygulamalar nedeniyle sık sık uluslararası toplumun hedefi oluyor. Birleşmiş Milletler ve bazı Batılı ülkeler, Çin'i Sincan'da soykırım ve insanlığa karşı suç işlemekle suçluyor; Pekin bu iddiaları 'asılsız' olarak reddediyor.
Yeni yasa, Batı ile Çin arasında zaten gergin olan ilişkilere yeni bir boyut kazandırdı. Avrupa Birliği ve ABD, söz konusu yasanın etnik azınlıkların haklarını daha da kısıtlayacağı gerekçesiyle endişelerini dile getirmişti. Çin ise iç işlerine karışılmaması gerektiğini vurgulayarak tepkileri 'sözde insan hakları kaygıları' olarak nitelendirdi.
Küresel ölçekte bakıldığında, bu olay, Çin'in etnik politikalarının sadece kendi sınırları içinde değil, uluslararası kamuoyunda da ciddi yankı uyandırdığını gösteriyor. İnsan hakları savunucuları, Çin'in bu tür yasalarla etnik kimlikleri asimile etmeye çalıştığını ve uluslararası hukuku ihlal ettiğini savunuyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, olayı kınayarak Tibetlilerin durumuna dikkat çekti ve Çin'e insan hakları yükümlülüklerine uyma çağrısı yaptı.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu olay, Türkiye'nin doğu komşusu olan Çin'deki etnik azınlık politikalarına dair önemli bir gösterge olarak değerlendirilebilir. Türkiye, Doğu Türkistan olarak adlandırdığı bölgedeki Uygur Türklerine yönelik baskıları uzun süredir yakından izliyor ve çeşitli platformlarda uluslararası topluma çağrıda bulunuyor. Bu olay, Türkiye'nin insan hakları ve etnik haklar konusundaki hassasiyetini bir kez daha ortaya koyuyor. Aynı zamanda, Türkiye-Çin ilişkilerinde hassas bir denge unsuru oluşturuyor. Ankara'nın bu tür olaylar karşısında diplomatik bir dil kullanarak hem insan hakları ilkelerini savunması hem de ekonomik ve siyasi ilişkileri zedelememesi gerekiyor. Bu denge, Türk dış politikasının önümüzdeki dönemde en önemli sınavlarından biri olabilir.