Birleşmiş Milletler (BM), 2025 yılında dünya genelinde 350 yardım görevlisinin çeşitli çatışma bölgelerinde hayatını kaybetmesini “kabul edilemez” olarak nitelendirdi. BM Genel Sekreteri António Guterres, yaptığı yazılı açıklamada, insani yardım çalışanlarının hedef alınmasının “savaş suçu” anlamına gelebileceğini vurgulayarak, tüm taraflara uluslararası insani hukuk kurallarına uyma çağrısında bulundu. Açıklamada, ölen yardım görevlilerinin büyük bir kısmının Ortadoğu, Afrika ve Asya'daki çatışma bölgelerinde görev yaptığı belirtilirken, bu kayıpların insani krizlerin derinleşmesine yol açtığı ifade edildi.
Gelişmenin Arka Planı: Artan Tehditler ve Hedef Alınan Yardım Çalışanları
BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre, 2025 yılı, insani yardım çalışanları için son yılların en kanlı yılı oldu. 350 yardım görevlisinin ölümü, 2024'te kaydedilen 280 kaybın önemli ölçüde üzerinde bir artışa işaret ediyor. Ölenler arasında BM kuruluşları, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi ile çeşitli sivil toplum örgütlerine bağlı personel bulunuyor. OCHA raporlarına göre, ölümlerin çoğu bombardıman, hava saldırıları ve kara mayınları nedeniyle meydana gelirken, yardım konvoylarının hedef alınması da dikkat çekiyor.
Ortadoğu'da, özellikle Gazze, Suriye ve Yemen'de aktif çatışmalar, yardım çalışanları için en büyük riski oluşturuyor. Gazze'de ateşkesin ardından yeniden başlayan gerginliklerde, insani yardım operasyonlarının kısıtlanması ve yardım depolarının vurulması, uluslararası toplumun tepkisini çekiyor. BM, bu tür saldırıların “kasıtlı” olduğunu ve savaş suçu teşkil edebileceğini sık sık dile getiriyor. Ancak taraflar arasındaki diplomatik çabalar, insani koridorların açılması için yeterli ilerlemeyi sağlayamıyor.
Afrika kıtasında ise Sahel bölgesi, Sudan ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ndeki çatışmalar, yardım ekiplerine yönelik tehditleri artırıyor. Özellikle Sudan'da ordular arasındaki çatışmalar, insani yardım kuruluşlarının bölgeye erişimini neredeyse imkânsız hale getiriyor. BM ve ortakları, çoğu zaman “yasak bölgeler” olarak adlandırılan alanlarda çalışmak zorunda kalıyor ve bu da yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmasını engelliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: İnsani Krizin Derinleşmesi
350 yardım görevlisinin ölümü, sadece bir sayıdan ibaret değil; bu kayıplar, milyonlarca insana ulaştırılması gereken gıda, sağlık hizmeti ve barınma desteğinin kesintiye uğraması anlamına geliyor. BM Dünya Gıda Programı (WFP), 2026 yılında dünya genelinde 343 milyon insanın akut gıda güvensizliği yaşayacağını tahmin ediyor. Bu bağlamda, yardım kuruluşlarının güvenliğinin sağlanması, insani krizlerin hafifletilmesi için hayati önem taşıyor.
Uzmanlar, yardım görevlilerine yönelik saldırıların sadece çatışma bölgeleriyle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda iklim değişikliği kaynaklı doğal afetler ve salgın hastalıkların da yardım operasyonlarını zorlaştırdığını belirtiyor. BM Genel Sekreteri Guterres, 2026 yılı bütçesinde insani yardım fonlarına ayrılan kaynağın %10 artırılmasını talep etmişti; ancak bağışçı ülkelerin katkılarının yetersiz kalması, BM'nin krizlere müdahale kapasitesini sınırlıyor.
Bu tablo, uluslararası toplumun savaşan taraflar üzerinde baskı kurmasını ve insani yardım çalışanlarının korunmasını zorunlu kılıyor. BM Güvenlik Konseyi'nin bu konuda bağlayıcı bir karar alması ve saldırıların faillerinin yargılanması için uluslararası bir mekanizma kurulması çağrıları, şu ana dek karşılık bulmuş değil.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, insani yardım alanında küresel bir aktör olarak öne çıkıyor; Türk Kızılay ve AFAD, başta Suriye ve Afrika olmak üzere birçok kriz bölgesinde aktif görev alıyor. Bu nedenle, yardım görevlilerinin hedef alınması, Türk insani yardım kuruluşlarının güvenliğini doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, geçmişte Suriye'de yardım konvoylarına yönelik saldırılarda çok sayıda vatandaşını kaybetmişti. BM'nin açıklaması, Türkiye'nin sınır ötesi operasyonlarını da etkileyebilir; zira güvenlik gerekçesiyle yardım görevlilerinin hareket kabiliyeti kısıtlanabilir ve bu da bölgesel istikrar çabalarını olumsuz etkileyebilir. Ayrıca, Türkiye'nin ev sahipliği yaptığı Suriyeli mültecilerin durumu göz önüne alındığında, insani yardım akışının kesintiye uğraması, Türkiye üzerindeki göç baskısını artırabilir. Bu nedenle, uluslararası toplumun yardım çalışanlarını koruması, Türk dış politikasının temel öncelikleri arasında yer almayı sürdürüyor.