ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in İran'ın nükleer silah hedeflerine ilişkin açıklamaları, Tahran'ın programını finanse eden ve teşvik eden asıl aktörün Çin olduğu gerçeğini gölgede bırakıyor. Bessent, İran'ın nükleer silah elde etme çabalarının bölgesel istikrarı tehdit ettiğini vurgularken, Pekin yönetiminin Tahran'a sağladığı diplomatik, ekonomik ve teknolojik desteği görmezden geliyor. Oysa İran'ın nükleer kapasitesini geliştirmesinde Çin'in kritik rolü, uluslararası güvenlik uzmanlarının uzun süredir dile getirdiği bir gerçek.
Çin'in İran'a Desteği: Görmezden Gelinen Gerçek
Çin, 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) sürecinde İran'a yönelik yaptırımların hafifletilmesi için aktif lobi yaptı. ABD'nin 2018'de anlaşmadan çekilmesinin ardından Pekin, Tahran ile ekonomik ilişkilerini derinleştirerek İran petrolünün en büyük alıcısı haline geldi. 2021'de imzalanan 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşması, Çin'in İran'a yönelik enerji, altyapı ve güvenlik alanlarındaki taahhütlerini pekiştirdi. Bu anlaşma, İran'ın nükleer programını finanse edebilecek ekonomik kaynaklara erişimini kolaylaştırdı.
Çin ayrıca, İran'ın balistik füze programına yönelik uluslararası yaptırımları defalarca veto etti veya sulandırdı. Pekin yönetimi, Tahran'a çift kullanımlı teknolojiler sağlayarak nükleer ve füze geliştirme çabalarına dolaylı destek verdi. Uzmanlar, Çinli şirketlerin İran'a nükleer programda kullanılabilecek ekipman ve malzeme sevkiyatını sürdürdüğünü belirtiyor. Bu durum, uluslararası yaptırımların etkinliğini azaltarak İran'ın nükleer eşiğe yaklaşmasını hızlandırdı.
Bessent'in açıklamaları, ABD'nin İran politikasında Çin faktörünü yeterince hesaba katmadığını gösteriyor. İran'ın nükleer programını yalnızca Tahran'ın saldırganlığına bağlamak, Pekin'in bu programı besleyen ekonomik ve stratejik desteğini görmezden gelmek anlamına geliyor. Çin, İran'ı bir enerji kaynağı ve jeopolitik ortak olarak görerek, nükleer programını doğrudan engellemek yerine ondan fayda sağlıyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Çin'in İran'a verdiği destek, Orta Doğu'daki güç dengesini derinden etkiliyor. İran'ın nükleer kapasitesini geliştirmesi, Suudi Arabistan, BAE ve Türkiye gibi bölge ülkelerinde nükleer silahlanma yarışı endişelerini artırıyor. Ayrıca, İsrail'in İran'ın nükleer tesislerine yönelik olası askeri müdahale tehdidi, bölgesel bir savaş riskini beraberinde getiriyor. Çin'in İran'a sağladığı destek, bu gerilimi daha da körüklüyor.
Küresel düzeyde ise, Çin'in İran politikası, ABD'nin yaptırım rejimini etkisiz kılarak uluslararası düzeni sarsıyor. Washington, İran'ı nükleer silah edinmekle suçlarken, Pekin'in bu ülkeye verdiği destek, ABD'nin baskı araçlarını sınırlıyor. Bu durum, ABD-Çin rekabetinin Orta Doğu'ya taşınmasına ve bölgesel aktörlerin bu rekabette taraf seçmeye zorlanmasına yol açıyor.
Öte yandan, Çin'in İran'a yönelik tutumu, Rusya ile birlikte hareket etmesiyle daha da karmaşık bir hal alıyor. İki ülke, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde İran karşıtı kararları engelleyerek Tahran'a diplomatik koruma sağlıyor. Bu ittifak, Batı'nın İran üzerindeki baskısını kırarken, İran'ın nükleer programını sürdürmesine olanak tanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
İran'ın nükleer programına Çin desteği, Türkiye'nin güvenlik ve enerji politikalarını doğrudan etkiliyor. Türkiye, İran ile komşu olarak, nükleer silahlanma yarışının bölgede yaratacağı istikrarsızlıktan en çok etkilenecek ülkelerden biri. Ayrıca, Türkiye'nin İran doğalgazına olan bağımlılığı, Çin'in İran üzerindeki etkisini artırarak Ankara'nın enerji güvenliğini dolaylı olarak etkileyebilir. Türkiye, hem NATO müttefiki hem de bölgesel bir güç olarak, Çin'in İran politikasını dengelemek için diplomatik kanalları kullanmalı ve nükleer yayılmanın önlenmesi için uluslararası çabalara daha aktif katılmalıdır.