İşgal altındaki Batı Şeria'da İsrailli yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik sistematik şiddeti, artık sıradanlaşmış durumda. Son olarak Washington Post foto muhabiri Heidi Levine ve beraberindeki Avrupalı diplomatların saldırıya uğraması, bu şiddetin boyutlarını ve uluslararası toplumun kayıtsızlığını bir kez daha gözler önüne serdi. Olay, İsrail güvenlik güçlerinin yerleşimci şiddetini engellemekte isteksiz davrandığı ve faillerin neredeyse hiç cezalandırılmadığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Yerleşimci şiddetinin arka planı
Batı Şeria'da İsrail yerleşimcilerin Filistinlilere yönelik saldırıları yıllardır devam ediyor. Ancak son dönemde bu saldırılar hem sıklık hem de şiddet açısından artış gösterdi. Filistinlilerin evlerine, arazilerine ve ibadet yerlerine yönelik saldırılar, İsrail ordusunun ve polisinin çoğu zaman seyirci kalmasıyla cezasız kalıyor. Uluslararası hukuk kuruluşları ve insan hakları örgütleri, İsrail'in yerleşimci şiddetini sistematik olarak görmezden geldiğini ve failleri yargı önüne çıkarmadığını belirtiyor.
Heidi Levine olayı, bu tür saldırıların sadece Filistinlileri değil, bölgede görev yapan gazetecileri ve diplomatları da hedef aldığını gösteriyor. Levine'in görüntü almasının engellenmesi ve saldırıya uğraması, basın özgürlüğü açısından ciddi bir ihlal. Avrupalı diplomatların da saldırıya maruz kalması, uluslararası aktörlerin dahi güvenliğinin olmadığını ortaya koyuyor.
İsrail yönetimi, yerleşimci şiddetini kınasa da uygulamada caydırıcı adımlar atmıyor. Yerleşimcilerin çoğu, İsrail güvenlik güçlerinin koruması altında hareket ediyor ve saldırılar sonrası gözaltına alınsalar bile kısa sürede serbest bırakılıyor. Bu durum, Filistinliler arasında adalet duygusunu zedelerken, uluslararası toplumun tepkisizliği de çözüm umutlarını azaltıyor.
Bölgesel ve küresel boyut
Batı Şeria'daki şiddet, İsrail-Filistin çatışmasının en hassas noktalarından biri. İsrail'in yerleşim politikası, iki devletli çözümü fiilen imkânsız hale getiriyor. Yerleşimci şiddeti, Filistin yönetimini zayıflatırken, aşırı grupların güç kazanmasına zemin hazırlıyor. Uluslararası toplum, özellikle ABD ve Avrupa ülkeleri, İsrail'e yönelik eleştirilerini artırsa da somut yaptırımlar konusunda isteksiz. Bu durum, uluslararası hukukun uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Bölgesel aktörlerin tutumu da önemli. Türkiye, İsrail'in yerleşimci şiddetini kınayan açıklamalar yapıyor ve Filistin'in yanında duruyor. Ancak son dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan normalleşme süreci, bu konuda daha temkinli bir dil kullanılmasına yol açıyor. Diğer yandan, Arap ülkeleri de Filistin davasına verdikleri desteği sürdürüyor ancak etkili bir yaptırım mekanizması oluşturamıyorlar.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) İsrail'in işgal altındaki topraklardaki eylemlerine ilişkin soruşturması, yerleşimci şiddetini de kapsayabilir. Ancak İsrail'in UCM'yi tanımaması ve ABD'nin mahkemeye yönelik baskıları, süreci zorlaştırıyor. BM Güvenlik Konseyi'nde ise ABD'nin veto yetkisi, İsrail'e yönelik herhangi bir yaptırım kararını engelliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, Filistin meselesinde tarihsel olarak Filistinlilerin yanında yer aldı ve İsrail'in yerleşimci şiddetini sürekli kınadı. Son dönemde Türkiye-İsrail ilişkilerindeki normalleşme, Ankara'nın bu konudaki söylemini yumuşatmasına neden olsa da, kamuoyunun duyarlılığı ve Filistin'e verilen destek sürüyor. Batı Şeria'daki şiddet, Türkiye'nin bölgesel barış ve istikrar politikalarını doğrudan etkiliyor; zira çatışmanın tırmanması, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu'da istikrarsızlık riskini artırıyor. Türkiye, uluslararası platformlarda İsrail'e yönelik daha etkili yaptırımlar çağrısı yapabilir ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumlar üzerinden Filistin davasını güçlü şekilde savunmaya devam edebilir.