Diplomasi, bazen savaşı sona erdirme sanatından ziyade, savaşın sorumluluğunu başka omuzlara yükleme sanatı olarak karşımıza çıkıyor. Sessiz müzakere salonlarında doğan pek çok anlaşma, tarafların prensipler üzerinde anlaşamamasından değil, bu prensipleri hayata geçirecek maliyeti üstlenecek kimsenin bulunmamasından dolayı başarısızlığa uğruyor. Çağdaş uluslararası ilişkiler tarihi, barışın inşasının en az savaş kadar külfetli olduğunu gösteriyor. Anlaşmaların metinleri özenle kaleme alınırken, uygulama aşamasında ortaya çıkan lojistik, siyasi ve mali yükler, çoğu zaman barış sürecini akamete uğratıyor. Bu durum, barışın sadece bir belge imzalamaktan ibaret olmadığını, aksine sürekli bir yatırım ve kararlılık gerektirdiğini ortaya koyuyor.
Diplomatik Anlaşmaların Kırılganlığı
Modern diplomasinin en büyük çelişkilerinden biri, imza törenlerinin ihtişamı ile anlaşmaların uygulanmasındaki gönülsüzlük arasındaki uçurumdur. 1990'larda Bosna Hersek için imzalanan Dayton Barış Anlaşması, savaşı sona erdirmiş ancak ülkeyi etnik temelde bölünmüş bir yapıya mahkum etmiştir. Anlaşmanın uygulanması için gerekli siyasi irade ve finansal kaynaklar sağlanamadığından, Bosna hâlâ kırılgan bir barışla yaşamaktadır. Benzer şekilde, Sudan'da imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması (2005), Güney Sudan'ın bağımsızlığına giden yolu açmış ancak iç savaşın yeniden alevlenmesini engelleyememiştir. Bunun temel nedeni, anlaşmanın güvenlik düzenlemeleri ve kaynak paylaşımı gibi kritik maddelerinin hayata geçirilmesi için gerekli mekanizmaların oluşturulamamasıdır. Uzmanlar, barış anlaşmalarının başarısızlığını genellikle 'uygulama açığı'na bağlamaktadır. Taraflar, prensipte anlaşmaya varırken, pratikteki yükümlülüklerden kaçınmaktadır. Bu da barışı bir sonuç değil, sürekli bir müzakere süreci haline getirmektedir.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu dinamik, özellikle Ortadoğu gibi çatışma bölgelerinde daha belirgindir. İsrail-Filistin çatışmasında Oslo Anlaşmaları, barışın mimarları tarafından bir dönüm noktası olarak görülmüş ancak uygulama aşamasında taraflar birbirlerini sorumluluktan kaçmakla suçlamıştır. Filistin Yönetimi'nin güvenlik reformları ve İsrail'in yerleşim politikalarındaki değişiklikler, anlaşmanın temel taşları olmasına rağmen hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Suriye'deki iç savaşta ise diplomatik çözüm girişimleri (Cenevre süreçleri) sürekli olarak tıkanmış, herkes barıştan yana olduğunu söylerken kimse ateşkesin denetim maliyetini veya siyasi geçişin bedelini üstlenmeye yanaşmamıştır. Küresel güçler, kendi çıkarları doğrultusunda bazen barış sürecini desteklerken bazen de çatışmayı besleyerek, sorumluluğu birbirlerine havale etmektedir. Bu durum, barışın bir 'kolektif eylem sorunu' haline geldiğini göstermektedir: Herkes barışın faydasını kabul eder, ancak hiç kimse bu barışın maliyetini tek başına üstlenmek istemez. Sonuç olarak, barış anlaşmaları kâğıt üzerinde kalırken, savaşın müteahhitleri sahada faaliyetlerine devam etmektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, coğrafi konumu ve tarihi bağları nedeniyle bu dinamiklerin tam merkezinde yer almaktadır. Suriye, Irak, Libya gibi kriz bölgelerinde arabuluculuk rolü üstlenen Türkiye, hem barışın mimarı hem de savaşın yükünü taşıyan aktör konumundadır. Türk dış politikası, diplomatik girişimlerin yanı sıra sınır ötesi operasyonlar ve insani yardımlarla barışın maliyetini üstlenmeye çalışmaktadır. Ancak küresel sistemde sorumluluğun sürekli ötelendiği bu yapıda, Türkiye'nin kaynakları ve diplomatik kapasitesi sınırlı kalmaktadır. Yakın coğrafyada kalıcı barışın tesisi, ancak uluslararası toplumun anlaşmaların uygulama maliyetini adil bir şekilde paylaşmasıyla mümkün olacaktır. Türkiye, bu bağlamda ‘sorumluluğu devralan’ değil, ‘sorumluluğu paylaştıran’ bir model geliştirmek durumundadır. Aksi takdirde, barışın mimarı olmaktan çok savaşın yükünü taşıyan bir ülke konumuna düşme riski bulunmaktadır.