Soğuk Savaş'ın bitişiyle birlikte uluslararası toplumun çatışma çözümünde kurumsal mekanizmalara dayandığı dönem, yerini giderek daha çok büyük güçlerin stratejik çıkarlarının belirlediği bir barış yapıcılık anlayışına bırakıyor. Birleşmiş Milletler öncülüğündeki çok taraflı girişimlerin ve uluslararası hukukun belirleyici olduğu modelin zayıflaması, etkili başkentlerin çatışmaları sona erdirme ve önleme çabalarında yeniden güç politikalarının öne çıkmasına neden oluyor. Bu dönüşüm, özellikle Ukrayna, Orta Doğu ve Afrika'daki krizlerde kendini gösteriyor; küresel güçler, kendi jeopolitik hedefleri doğrultusunda arabuluculuk ve barış süreçlerini şekillendiriyor.
Barış Yapıcılığın Kurumsal Modeli Zayıflıyor
1990'lardan itibaren BM'nin öncülük ettiği barış operasyonları, arabuluculuk misyonları ve çatışma sonrası yeniden yapılandırma girişimleri, uluslararası toplumun çatışmalara yaklaşımının temelini oluşturuyordu. Bu dönemde barış yapıcılık; diplomasi, insani yardım, kalkınma ve hukukun üstünlüğü gibi araçları bir araya getiren kapsamlı bir yaklaşım olarak görülüyordu. Ancak son yıllarda bu modelin etkinliği sorgulanmaya başlandı. BM Güvenlik Konseyi'nin daimi üyeleri arasındaki derin anlaşmazlıklar, kritik krizlerde karar almayı felç ediyor. Ukrayna savaşında Rusya'nın vetosu, Suriye iç savaşında ise farklı aktörlerin çıkarlarının çakışması, BM'nin etkin bir arabulucu olarak hareket etmesini engelliyor.
Bu durum, barış yapıcılık faaliyetlerinin yeniden büyük güçlerin inisiyatifine kaymasına yol açıyor. Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Rusya ve Çin gibi ülkeler, kendi bölgesel ve küresel hedeflerine hizmet eden arabuluculuk girişimlerini hayata geçiriyor. Örneğin, Katar'ın Afganistan'daki Taliban ile yürüttüğü müzakereler, Türkiye'nin Karadeniz Tahıl Koridoru Girişimi, Rusya'nın Suriye'deki Astana süreci ve Çin'in Suudi Arabistan-İran anlaşmasındaki rolü, bu yeni yaklaşımın somut örnekleri olarak öne çıkıyor. Bu girişimler, taraflar arasında diyalog kurulmasını sağlarken, aynı zamanda girişimci ülkelerin stratejik nüfuzunu artırıyor.
Güç Politikasının Barışa Etkisi
Barış yapıcılığın güç politikalarına bağımlı hale gelmesi, çözüm süreçlerinin tarafsızlığı ve sürdürülebilirliği konusunda önemli soru işaretleri doğuruyor. Büyük güçlerin arabuluculuğu çoğu zaman kendi çıkarları doğrultusunda şekillenen ateşkesler ve geçici anlaşmalarla sonuçlanıyor. Örneğin, Suriye'de Rusya ve İran'ın rolü, Esad rejiminin ayakta kalmasına ve muhalefetin zayıflamasına yol açarken, Ukrayna'da Batılı ülkelerin desteği, Kiev'in savunma kapasitesini artırarak savaşın seyrini değiştiriyor. Bu durum, barış süreçlerinin tarafların güç dengesine göre yeniden şekillenmesine neden oluyor; kalıcı barış yerine çatışmanın dondurulması veya tarafların geçici olarak tatmin edilmesi hedefleniyor.
Diğer yandan, etkili başkentlerin barış yapıcılıktaki artan rolü, çok taraflılığın zayıflaması anlamına gelmiyor. BM ve bölgesel örgütler hâlâ önemli bir rol oynuyor; ancak bu kurumların etkinliği, büyük güçlerin desteğine ve iş birliğine bağlı hale geliyor. Örneğin, BM'nin Yemen'deki ateşkes çabaları, Suudi Arabistan ve İran arasındaki rekabet nedeniyle sınırlı kalırken, Afrika'da Afrika Birliği'nin girişimleri, kıtadaki güç mücadelelerinden etkileniyor. Bu nedenle, barış yapıcılık süreçlerinin başarısı, günümüzde uluslararası sistemin temelini oluşturan güç dinamiklerine bağlı görünüyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, barış yapıcılıkta güç politikalarının yeniden yükselişe geçtiği bu yeni dönemde aktif bir aktör olarak öne çıkıyor. Ukrayna’da arabuluculuk girişimleri, Karadeniz Tahıl Koridoru anlaşması, Somali ve Libya’daki angajmanları, Türkiye’nin çatışma bölgelerinde inisiyatif alabilen bir ülke olduğunu gösteriyor. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel ve küresel etkisini artırırken, aynı zamanda Batı ittifakındaki konumunu güçlendiriyor. Ancak Türkiye’nin bu aktif rolü, Rusya ve İran gibi ülkelerle ilişkilerinde de dengeli bir politika izlemesini gerektiriyor. Türkiye’nin barış süreçlerindeki artan etkisi, uluslararası toplumda daha fazla ağırlık kazanmasını sağlarken, bölgesel istikrarın sağlanmasına da katkı sunuyor. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bu rolü sürdürülebilir bir dış politika stratejisiyle desteklemesi kritik önem taşıyor.