Avrupa'da yükselen sağ popülist partiler, göç, İslam, AB karşıtlığı gibi konularda sert söylemler geliştirirken, Çin'e yönelik eleştirilerde neden sessiz kalıyor? Bu soru, son yıllarda Avrupa siyasetini gözlemleyenlerin sıkça dile getirdiği bir paradoksu işaret ediyor. Popülist liderler, Çin'in insan hakları ihlallerini, Tayvan'a yönelik baskılarını veya ekonomik yayılmacılığını gündeme getirmekten kaçınıyor. Oysa aynı aktörler, AB'nin iklim politikalarını, göçmen kotalarını veya koronavirüs kısıtlamalarını şiddetle eleştirebiliyor.
Ekonomik Bağımlılık ve Ticari Çıkarlar
Bu tutumun arkasındaki en önemli neden, Avrupa ekonomilerinin Çin'e olan derin bağımlılığı. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi için Çin, en büyük ticaret ortaklarından biri. Otomotiv, makine, kimya ve lüks tüketim sektörleri, Çin pazarına ciddi ölçüde bağımlı. Popülist partiler, iş dünyasının ve seçmenlerinin ekonomik çıkarlarını gözetmek zorunda. Çin'e yönelik sert eleştiriler, ticari misilleme riskini beraberinde getirebilir. Örneğin, 2020'de Avustralya'nın Çin'e yönelik eleştirileri sonrası yaşanan ticari yaptırımlar, Avrupalı popülistler için caydırıcı bir örnek oluşturdu.
Ayrıca, birçok popülist parti, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında Avrupa'da yaptığı altyapı yatırımlarını olumlu karşılıyor. İtalya'nın 2019'da Kuşak ve Yol Mutabakatı'na katılması, bu konuda bir dönüm noktasıydı. Her ne kadar İtalya 2023'te bu anlaşmadan çekilmiş olsa da, bazı popülist partiler hâlâ Çin yatırımlarını ekonomik kalkınma için bir fırsat olarak görüyor.
İdeolojik Yakınlık ve Otoriterleşme
Popülist sağ partilerin Çin'e yönelik tutumunda ideolojik faktörler de belirleyici. Birçok popülist lider, Çin'in "Büyük Durgunluk" sonrası otoriterleşme eğilimini kendi iktidar pratikleriyle benzer buluyor. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Çin'in "sıfır Kovid" politikasını ve ekonomik modelini örnek gösterirken, Çin'in iç işlerine karışmama ilkesini benimsiyor. Benzer şekilde, Fransa'daki Ulusal Birlik (RN) partisi, Çin'i bir tehdit olarak görmek yerine, çok kutuplu bir dünyada denge unsuru olarak değerlendiriyor. Bu partiler, liberal uluslararası düzenin eleştirisi noktasında Çin ile ortak zemin bulabiliyor.
Öte yandan, popülistlerin Çin'e yönelik eleştirilerde bulunmaması, Batılı ana akım medyanın ve liberal kurumların tepkisini çekiyor. Ancak bu tutum, söz konusu partilerin seçmen tabanında karşılık buluyor. Zira seçmenler, Çin'i uzak bir tehdit olarak görmek yerine, günlük ekonomik sorunlara odaklanıyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Avrupa'daki popülistlerin Çin'e yönelik sessizliği, transatlantik ilişkilerde de gerilim yaratıyor. ABD, Avrupa müttefiklerini Çin'e karşı ortak cephe oluşturmaya çağırırken, popülist partilerin iktidarda olduğu ülkeler (Macaristan, Polonya) bu çağrılara mesafeli yaklaşıyor. Bu durum, AB'nin Çin politikasında ortak bir tutum belirlemesini zorlaştırıyor. Ayrıca, Çin'in Avrupa'daki etkisini artırması, AB'nin ekonomik egemenliği açısından endişe verici. Popülistlerin Çin'e karşı eleştirel olmaması, Çin'in Avrupa'daki yumuşak gücünü pekiştirmesine olanak tanıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'daki popülist partilerin Çin'e yönelik eleştirilerden kaçınması, Türkiye için önemli sonuçlar doğuruyor. Türkiye, hem AB hem de Çin ile dengeli ilişkiler yürütmeye çalışırken, Avrupa'da yükselen popülist dalga, Türkiye'nin AB üyelik sürecini ve ekonomik işbirliğini olumsuz etkileyebilir. Popülistlerin Çin'e karşı sessizliği, Türkiye'nin Çin ile geliştirdiği Kuşak ve Yol projeleri gibi girişimlerde yalnız kalmasına yol açabilir. Ayrıca, Avrupa'da Çin karşıtlığının zayıf kalması, Türkiye'nin Batı ile ilişkilerinde denge politikası izlemesini kolaylaştırabilir. Ancak uzun vadede, Çin'in Avrupa'daki etkisinin artması, Türkiye'nin jeopolitik konumunu yeniden tanımlamasını gerektirebilir.