Avrupa Birliği'nin göç politikası giderek aşırı sağın söylemleriyle şekilleniyor. Giuseppe Martinico'nun The Guardian'a yazdığı mektupta dile getirdiği bu tespit, AB'nin son yıllarda izlediği göç politikalarının radikal sağın uzun süredir savunduğu pozisyonlara yaklaştığını gösteriyor. Alberto Alemanno'nun analizine katıldığını belirten Martinico, bu eğilimin artık yalnızca aşırı sağ partilerle sınırlı olmadığını, ana akım siyasetin de bu söylemi benimsediğini vurguluyor. Bu durum, Avrupa'nın göç konusundaki geleceği açısından kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor.
Gelişmenin arka planı
Yıllardır Avrupa Birliği, göç konusunda ortak bir politika oluşturmakta zorlanıyor. Üye ülkeler arasındaki derin görüş ayrılıkları, ortak bir göç ve iltica sisteminin kurulmasını engelliyor. Bu boşluk, aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı söylemlerini güçlendirmelerine zemin hazırladı. Özellikle 2015'teki büyük mülteci akını sonrası başlayan tartışmalar, zamanla sınır duvarlarının yükseltilmesi, itme politikaları ve göçmenlerin haklarının kısıtlanması gibi uygulamaları gündeme getirdi.
Martinico'nun mektubuna yansıyan endişe, bu politikaların artık yalnızca aşırı sağın ajandası olmaktan çıkması. Merkez sağ ve hatta merkez sol partiler bile seçim kaygılarıyla göçmen karşıtı söylemleri benimseyebiliyor. Bu durum, AB'nin temel değerleri olan insan hakları ve dayanışma ilkeleriyle çelişiyor. Göçmenlerin kabulü ve entegrasyonu konusunda geri adımlar atılması, uzun vadede Avrupa'nın sosyal dokusunu ve uluslararası itibarını olumsuz etkileyebilir.
Bölgesel veya küresel boyut
AB'nin göç politikasındaki bu sağa kayış, yalnızca Avrupa'yı değil, küresel göç yönetimini de etkiliyor. Afrika ve Orta Doğu'dan gelen göçmenler için Avrupa, hâlâ en önemli hedef kitle. Ancak sınırların kapatılması ve iltica haklarının kısıtlanması, insanların daha tehlikeli yollara başvurmasına neden oluyor. Libya gibi geçiş ülkelerindeki kampların durumu, insani krizin boyutlarını gözler önüne seriyor. Ayrıca, AB'nin göçmen karşıtı politikaları, uluslararası hukuk normlarına da aykırılık oluşturabiliyor.
Bu eğilimin bir diğer önemli boyutu da Türkiye ile ilişkiler. AB, 2016'da yapılan göç anlaşmasıyla Türkiye'yi bir tampon ülke olarak konumlandırdı. Ancak bu anlaşma, Avrupa'nın göç sorumluluğunu Türkiye'ye devrettiği yönünde eleştirilere neden oluyor. Son dönemde AB'nin kendi sınırlarını koruma odaklı politikaları, Türkiye'nin üzerindeki yükü artırıyor. Bu durum, iki taraf arasındaki müzakereleri ve diplomatik ilişkileri yeniden şekillendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'nın göç politikalarında aşırı sağın etkisinin artması, Türkiye'yi doğrudan ilgilendiriyor. Türkiye, dünyanın en fazla mülteciye ev sahipliği yapan ülkesi konumunda. AB'nin giderek sıkılaşan sınır politikaları, Türkiye'nin üzerindeki göç yükünü hafifletmediği gibi, yeni göç dalgalarına ilişkin endişeleri de beraberinde getiriyor. Ayrıca, AB'nin göç konusunda Türkiye ile yaptığı anlaşmaların sürdürülebilirliği tartışma konusu. Türkiye, uluslararası insani yükümlülüklerini yerine getirirken, Avrupa'nın tutumundaki bu değişiklikler, ikili ilişkilerde yeni gerilimlere yol açabilir. Türk dış politikası için bu gelişmeler, göç diplomasisinde daha aktif ve stratejik bir yaklaşımı zorunlu kılıyor.