2025 yılında James Cameron, “Eurodeterrent: A Vision for an Anglo-French Nuclear Force” başlıklı yazısında Birleşik Krallık ve Fransa'nın Avrupa için Washington'dan bağımsız bir nükleer caydırıcılık şemsiyesi geliştirmek üzere işbirliği yapması gerektiğini savundu. Aradan geçen bir yılın ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Avrupa'nın stratejik özerkliği konusundaki açıklamaları ve transatlantik ilişkilerdeki belirsizlikler, bu fikri yeniden gündeme taşıdı.
Avrupa Nükleer Caydırıcılığı Fikrinin Arka Planı
Avrupa'nın kendi nükleer caydırıcılığına sahip olması fikri yeni değil. Soğuk Savaş döneminde Fransa, ABD'nin güvenlik garantilerine olan bağımlılığı azaltmak için bağımsız bir nükleer kapasite geliştirmişti. Ancak bugünkü tartışma, ABD'nin Avrupa güvenliğine olan taahhüdünün sorgulandığı bir dönemde yeniden alevlendi. Özellikle 2017'de Macron'un “Avrupa ordusu” çağrısı ve 2020'deki Münih Güvenlik Konferansı'ndaki konuşmaları, bu yöndeki arayışları hızlandırdı. 2025'te James Cameron, İngiltere ve Fransa'nın nükleer yeteneklerini birleştirerek bir “Eurodeterrent” oluşturmasını önerdi. Cameron'a göre, bu güç ABD'nin nükleer şemsiyesine alternatif olmaktan ziyade onu tamamlayıcı olabilir, ancak Washington'ın çekilmesi durumunda Avrupa'nın kendi başının çaresine bakması gerekecektir. Fransa'nın nükleer doktrini halihazırda “hayati çıkarlar” tanımını Avrupa topraklarına genişletmeye açıkken, İngiltere'nin nükleer kapasitesi tamamen ABD ile teknik işbirliğine bağlıdır (Trident füzeleri ABD'den tedarik edilir). Bu bağımlılık, bağımsız bir Avrupa caydırıcılığı için önemli bir engel teşkil eder.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Avrupa'nın kendi nükleer caydırıcılığını oluşturma çabası, küresel güç dengelerini derinden etkileyebilir. Rusya, Avrupa'nın nükleer kapasitesini artırmasını kendi güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılayacak ve muhtemelen karşı önlemler alacaktır. ABD açısından ise, Avrupa'nın bağımsız hareket etmesi NATO içindeki liderlik rolünü zayıflatabilir. Öte yandan, Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında nükleer paylaşım konusunda görüş ayrılıkları bulunuyor. Almanya gibi nükleer silaha sahip olmayan ülkeler, caydırıcılığın nasıl paylaşılacağı konusunda çekinceli. Ayrıca, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) çerçevesinde yeni bir nükleer güç merkezi oluşturmak hukuki ve siyasi zorluklar doğurabilir. Fransa ve İngiltere'nin nükleer yeteneklerini birleştirmesi halinde bile, bu gücün ABD'nin sağladığı geniş çaplı caydırıcılıkla eşdeğer olması kısa vadede mümkün görünmüyor. Özellikle füze savunma sistemleri, erken uyarı ağları ve komuta-kontrol altyapısı konusunda Avrupa'nın ABD'ye bağımlılığı sürüyor. Uzmanlar, gerçek bir bağımsız caydırıcılık için on yıllar ve yüz milyarlarca euro gerektiğini belirtiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'nın kendi nükleer caydırıcılığını oluşturma tartışmaları, Türkiye'nin güvenlik algılarını ve NATO içindeki konumunu doğrudan etkiliyor. Türkiye, halihazırda NATO'nun nükleer paylaşım programına ev sahipliği yapıyor ve ABD'nin güvenlik şemsiyesine güveniyor. Avrupa'nın ABD'den bağımsız bir nükleer güç oluşturması, NATO'nun içindeki dengeyi değiştirebilir ve Türkiye'nin ittifak içindeki rolünü yeniden tanımlamasını gerektirebilir. Ayrıca, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkelerin bu yeni yapıda nasıl konumlanacağı, Doğu Akdeniz'deki güç dengesini etkileyebilir. Türkiye, kendi nükleer programını gündeme getirmese de, bölgesel caydırıcılık için farklı seçenekleri değerlendirebilir. Sonuç olarak, Avrupa'nın nükleer özerkliği arayışı, Türkiye'nin stratejik hesaplamalarını yakından ilgilendiriyor.