Avrupa'nın merkez siyasi partileri, yıllardır sürdürdükleri kemer sıkma politikaları ve ekonomik adaletsizlikle toplumsal dokuyu tahrip ederek aşırı sağın yükselişine zemin hazırladı. 2008 finansal krizinden bu yana uygulanan acımasız bütçe kesintileri, Yunanistan'dan İspanya'ya, İtalya'dan Fransa'ya kadar geniş bir coğrafyada işsizliği ve yoksulluğu artırdı. Merkez partiler, bu politikaları "sorumlu yönetim" adı altında savunurken, toplumun geniş kesimlerini temsil etmekten koptu. Sonuç: aşırı sağ partilerin oy oranlarında tarihi artışlar ve merkez siyasetin erimesi.
Kemer Sıkma Politikalarının Yıkıcı Mirası
2008 küresel finans krizinin ardından Avrupa Birliği, özellikle Güney Avrupa ülkelerine dayatılan kemer sıkma önlemleriyle ekonomik istikrarı sağlamaya çalıştı. Ancak bu politikalar, Yunanistan'da gayri safi yurtiçi hasılanın dörtte birini eritirken, işsizlik oranı yüzde 27'ye kadar çıktı. İspanya'da genç işsizlik yüzde 50'yi aştı. Portekiz ve İrlanda'da da benzer tablolar yaşandı. Merkez sağ ve merkez sol partiler, bu acı reçeteleri halka dayatırken, sosyal devleti koruma vaatlerini bir kenara bıraktı.
Almanya'nın dayattığı tasarruf politikaları, Avrupa Merkez Bankası'nın para politikalarıyla birleşince, ücretler baskılandı, kamu hizmetleri çöktü. 2015'teki göç krizi sırasında merkez hükümetlerin kontrolsüz göçü yönetememesi, güvenlik endişelerini körükledi. Merkez partiler, ne ekonomik adaleti sağlayabildi ne de sınır güvenliğini. Bu ikili başarısızlık, seçmeni alternatif arayışına itti.
Fransa'da Macron'un merkezci hareketi, sarı yelekliler protestolarıyla sarsılırken, Ulusal Birlik (RN) oylarını artırdı. İtalya'da Matteo Salvini'nin Lig partisi ve Giorgia Meloni'nin İtalya'nın Kardeşleri, merkez koalisyonların çöküşünden faydalandı. Almanya'da AfD, ilk kez eyalet seçimlerinde birinci parti oldu. İsveç'te aşırı sağ, hükümet ortağı haline geldi. Hollanda'da Geert Wilders'in PVV'si seçimleri kazandı. Bu tablo, merkez siyasetin iflasının somut göstergesi.
Avrupa'nın Geleceği ve Küresel Yansımalar
Merkez partilerin çöküşü, Avrupa Birliği'nin geleceğini de tehdit ediyor. Aşırı sağ partiler, AB karşıtı söylemleriyle blokun dağılmasını savunuyor. Göçmen karşıtı politikalar, Schengen sistemini ve serbest dolaşımı riske atıyor. Ekonomik milliyetçilik, tek pazarın temellerini sarsıyor. Avrupa'nın ortak para birimi euro, bu siyasi istikrarsızlık ortamında baskı altında.
Küresel ölçekte ise, Avrupa'daki bu dönüşüm, liberal demokrasinin krizini derinleştiriyor. ABD'de Trump'ın yeniden seçilmesi, Avrupa'daki aşırı sağ dalgayı güçlendirdi. Rusya, bu kaostan faydalanarak Ukrayna savaşında elini güçlendiriyor. Çin ise, Avrupa'nın zayıflığını fırsat bilerek ekonomik nüfuzunu artırıyor. Avrupa'nın merkez siyaseti, bir zamanlar kıtayı savaştan barışa taşıyan uzlaşma kültürünün mimarıydı; şimdi ise kendi sonunu hazırlıyor.
Uzmanlar, merkez partilerin hala toparlanma şansı olduğunu belirtiyor. Ancak bunun için kemer sıkma yerine sosyal adalet, göç yönetiminde insancıl ve güvenlikçi denge, ekonomik büyümede kapsayıcı politikalar gerekli. Aksi halde, Avrupa'nın siyasi haritası daha da parçalanacak ve aşırı sağ, ana akım haline gelecek.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Avrupa'daki merkez siyasetin erimesi ve aşırı sağın yükselişi, Türkiye için hem risk hem fırsat barındırıyor. Aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı ve İslamofobik söylemleri, AB-Türkiye ilişkilerinde gerilimi artırabilir. Özellikle vize serbestisi ve Gümrük Birliği güncellemesi gibi konularda Türkiye'ye yönelik direnç güçlenebilir. Ancak Avrupa'nın siyasi istikrarsızlığı, Türkiye'nin bölgesel bir güç olarak konumunu sağlamlaştırmasına da olanak tanıyabilir. Ekonomik krizdeki Avrupa, Türkiye ile ticari ve enerji iş birliğine daha fazla ihtiyaç duyabilir. Yine de aşırı sağın yükselişi, Avrupa'daki Türk diasporası için ciddi güvenlik ve sosyal riskler oluşturuyor.