İsrail ve Avrupa'da “varoluşsal tehdit” söylemi, siyasi meşruiyetin baskın para birimi haline geldi. İsrail'de bu söylem derinlere kök salmış durumda—her rakibi hayati tehlike olarak çerçeveleyen, iyi belgelenmiş bir “kalıcı savaş” doktrini. Avrupa'da ise benzer bir retorik, giderek artan bir şekilde iç ve dış politikayı şekillendiriyor; düşman imgeleri üretilerek kamuoyu yönlendiriliyor ve olağanüstü politikalar meşrulaştırılıyor.
“Varoluşsal Tehdit” Retoriğinin Kökenleri
İsrail'de “varoluşsal tehdit” kavramı, kuruluşundan bu yana güvenlik politikalarının merkezinde yer aldı. 1948'deki bağımsızlık ilanının hemen ardından başlayan Arap-İsrail savaşları, ülkenin kendisini sürekli bir tehlike altında algılamasına yol açtı. Bu algı, zamanla “kalıcı savaş” doktrinine dönüştü: Her yeni düşman—Mısır'dan Suriye'ye, FKÖ'den Hamas'a, İran'dan Hizbullah'a—varoluşsal bir tehdit olarak sunuldu. Bu söylem, askeri harcamaların artırılmasını, sivil özgürlüklerin kısıtlanmasını ve uluslararası alanda meşruiyet kazanılmasını kolaylaştırdı.
Avrupa'da ise benzer bir dinamik, özellikle 11 Eylül sonrası dönemde güç kazandı. “Terörle savaş” çerçevesi, Avrupa ülkelerinde de “varoluşsal tehdit” dilinin yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Göçmen karşıtı söylemler, İslamofobi ve son yıllarda Rusya'nın yarattığı algılanan tehdit, bu retoriğin farklı tezahürleri olarak ortaya çıktı. Avrupa'da aşırı sağ partiler, “varoluşsal tehdit” söylemini kullanarak göçmenleri, azınlıkları ve muhalifleri hedef gösteriyor; iktidarlar ise bu dili kullanarak olağanüstü hal yasalarını, gözetim artışını ve askeri müdahaleleri meşrulaştırıyor.
Düşman Üretiminin Mekanizmaları
“Varoluşsal tehdit” retoriği, basit bir güvenlik endişesinden çok daha fazlası. Bu söylem, belirli bir düşman imgesi inşa ederek toplumu kutuplaştırıyor, siyasi muhalefeti bastırıyor ve askeri-endüstriyel kompleksin çıkarlarına hizmet ediyor. İsrail'de bu durum, Filistinlilerin sürekli bir tehdit olarak sunulması ve işgalin meşrulaştırılması şeklinde tezahür ediyor. Avrupa'da ise Rusya, Çin veya göçmenler “varoluşsal tehdit” olarak etiketlenerek, savunma bütçeleri artırılıyor, ekonomik korumacılık meşrulaştırılıyor ve iç güvenlik yasaları sıkılaştırılıyor.
Bu mekanizma, aynı zamanda bir “kendini gerçekleştiren kehanet” işlevi görüyor: Düşman olarak tanımlanan aktörler, bu tanımlamaya tepki olarak daha saldırgan politikalar izleyebiliyor ve böylece tehdit algısı pekişiyor. Örneğin, İsrail'in İran'a yönelik “varoluşsal tehdit” söylemi, İran'ın bölgesel nüfuzunu artırmasına ve sert söylemler geliştirmesine yol açarak karşılıklı bir güvensizlik sarmalı yaratıyor.
Avrupa'da Yükselen Tehdit Söylemi ve Sonuçları
Son yıllarda Avrupa'da “varoluşsal tehdit” söylemi, Rusya'nın Ukrayna'yı işgali sonrasında daha da belirgin hale geldi. NATO ülkeleri, Rusya'yı “en büyük ve doğrudan tehdit” olarak tanımlayarak savunma harcamalarını artırdı. Ancak bu söylem, sadece dış tehditlerle sınırlı değil. İç politikada da “varoluşsal tehdit” diline sıkça başvuruluyor: Aşırı sağ, göçmenleri ve Müslümanları “Avrupa'nın kimliğine yönelik varoluşsal tehdit” olarak gösterirken; sol ve liberal kesimler ise aşırı sağın yükselişini “demokrasiye varoluşsal tehdit” olarak nitelendiriyor. Bu karşılıklı tehdit söylemi, siyasi atmosferi zehirliyor ve uzlaşma zeminini daraltıyor.
Avrupa'da “varoluşsal tehdit” retoriğinin bir diğer sonucu, dış politikada daha agresif ve tek taraflı adımların atılması. Örneğin, bazı Avrupa ülkeleri, Çin'i “sistemik rakip” ilan ederek ekonomik ilişkileri güvenlikleştiriyor; bu da ticaret savaşlarını ve teknoloji kısıtlamalarını beraberinde getiriyor. Benzer şekilde, göçmen karşıtı politikalar, “varoluşsal tehdit” söylemiyle meşrulaştırılarak insan hakları ihlallerine yol açabiliyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, hem İsrail hem de Avrupa'da yükselen “varoluşsal tehdit” söyleminden doğrudan etkileniyor. İsrail'in Filistinlilere yönelik politikalarını meşrulaştırmak için kullandığı tehdit dili, Türkiye'nin bölgede artan izolasyonuna ve Filistin davasına verdiği desteğin uluslararası alanda daha da önem kazanmasına yol açıyor. Avrupa'da ise göçmen karşıtı ve İslamofobik söylemlerin “varoluşsal tehdit” kılıfıyla yaygınlaşması, Türkiye'nin AB ile ilişkilerini ve Avrupa'daki Türk toplumunu olumsuz etkiliyor. Ayrıca, Rusya'nın “varoluşsal tehdit” olarak tanımlanması, Türkiye'nin denge politikasını zorlaştırıyor; Ankara, hem NATO müttefikleriyle hem de Rusya ile ilişkilerini yönetmek zorunda. Bu söylemler, Türkiye'nin güvenlik algısını ve dış politika manevra alanını daraltıyor.