Avrupa Birliği ve üye ülkeleri, yıllardır Çin’i insan hakları ihlalleri nedeniyle eleştiriyor. Ancak bu eleştiriler, Avrupa’nın kendi geçmişi ve mevcut uygulamaları göz önüne alındığında samimiyetini yitiriyor. Özellikle sömürgecilik döneminde işlenen suçlar, Filistin’e yönelik politikalar ve mülteci krizindeki tutum, Avrupa’nın insan hakları konusunda ne kadar seçici davrandığını gösteriyor. Bu yazı, Avrupa’nın Çin’e yönelik eleştirilerinin arkasındaki ikiyüzlülüğü sorguluyor ve alternatif bir yaklaşım öneriyor.
Avrupa’nın insan hakları sicili
Avrupa ülkeleri, insan hakları söyleminde öncü rol oynasa da, geçmişte işledikleri sömürgeci suçlar hala taze. Örneğin, Belçika’nın Kongo’daki katliamları, Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı işkence, İngiltere’nin Hindistan’da yarattığı kıtlık gibi olaylar, Avrupa’nın bugünkü ahlaki üstünlük iddiasını zayıflatıyor. Ayrıca, Avrupa ülkeleri kendi içinde de insan hakları ihlalleriyle karşı karşıya. Macaristan ve Polonya’da hukukun üstünlüğü erozyonu, Fransa’da sarı yeleklilere orantısız güç kullanımı, İtalya’da göçmenlere yönelik muamele, Avrupa’nın kendi bahçesindeki sorunlara işaret ediyor. Bu nedenle, Çin’e ders vermeye kalkışmak, kendi gözündeki merteği görmemek anlamına geliyor.
Çin’e yönelik eleştirilerin jeopolitik arka planı
Çin, son kırk yılda yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı, altyapı hamleleriyle kalkınmayı sağladı ve pandemiyle başarıyla mücadele etti. Ancak Batılı ülkeler, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki politikalar, Hong Kong’a müdahale ve Tayvan’la ilgili tutumu nedeniyle Çin’i eleştiriyor. Oysa bu eleştirilerin altında, Çin’in yükselişini durdurma çabası yatıyor. Avrupa, aslında kendi ekonomik ve jeopolitik çıkarları için Çin’i zayıflatmak istiyor. Ayrıca, Filistin meselesinde Avrupa’nın İsrail’e verdiği destek, insan hakları konusundaki tutarsızlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Gazze’deki saldırılarda ölen on binlerce sivil, Avrupa’nın seçici vicdanını sorgulatıyor.
Öte yandan, Çin’in kalkınma modeli, birçok gelişmekte olan ülke için bir alternatif oluşturuyor. Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Asya ve Afrika’da altyapı yatırımlarını artırırken, Avrupa’nın kalkınma yardımları çoğu zaman koşullu ve yetersiz kalıyor. Bu durum, Avrupa’nın insan hakları söyleminin, aslında bir hegemonik mücadele aracı olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, Avrupa’nın Çin’e insan hakları dersi vermesi, tarihsel ve güncel ikiyüzlülükle dolu bir söylem. Eğer Avrupa, gerçekten evrensel insan haklarını savunuyorsa, önce kendi geçmişiyle yüzleşmeli ve mevcut ihlalleri durdurmalı. Daha önce ses getiren “Küresel İnsan Hakları” çağrısı, ancak tüm ülkelerin eşit muamele gördüğü bir uluslararası sistemde anlam kazanır. Bu nedenle, Avrupa’nın Çin’i eleştirmek yerine, yapıcı diyalog yolları araması daha akıllıca olacaktır.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu tartışma, Türk dış politikası için önemli bir perspektif sunuyor. Türkiye, tarihsel olarak Batı ile Doğu arasında bir köprü konumunda. Avrupa’nın Çin’e yönelik insan hakları eleştirilerine karşı Türkiye’nin pragmatik yaklaşımı, Ankara’nın Pekin’le ilişkilerini bozmadan Avrupa’yla iş birliğini sürdürmesine olanak tanıyor. Ayrıca, Türkiye’nin kendi insan hakları sicili sorgulanırken, bu tür eleştirilerin ikili standart içerdiğini vurgulaması, diplomatik pozisyonunu güçlendiriyor. Bölgesel olarak, Türkiye’nin Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ndeki stratejik konumu, Avrupa’nın insan hakları söyleminin arkasındaki jeopolitik hedefleri anlamasını kolaylaştırıyor. Bu nedenle, Türkiye’nin bağımsız dış politika vizyonuyla, ne Avrupa’nın ne de Çin’in dayatmalarına tam olarak angaje olmaması, menfaatlerine uygun bir denge politikası yürütmesini sağlıyor.