Körfez'den Kuzey Afrika'ya uzanan Arap dünyası, onlarca yıldır güvenlik garantörü olarak gördüğü Amerika Birleşik Devletleri'ne olan bağımlılığını yeniden gözden geçirmek zorunda. Uzmanlara göre, küresel güç dengelerindeki kayma, ABD'nin Orta Doğu'daki angajmanının azalması ve Çin ile Rusya gibi alternatif aktörlerin artan nüfuzu, Arap devletlerini kendi güvenlik mimarilerini inşa etmeye zorluyor. Bu dönüşüm, yalnızca askeri ittifakları değil, aynı zamanda enerji politikalarını, ekonomik ortaklıkları ve bölgesel krizlere yaklaşımları da kökten değiştiriyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD'nin Orta Doğu'daki askeri varlığı, Soğuk Savaş sonrası dönemde bölgenin istikrarının temel taşıydı. 1991 Körfez Savaşı'ndan 2003 Irak işgaline, 2011 Libya müdahalesinden DEAŞ'a karşı kurulan koalisyona kadar Washington, Arap müttefiklerine güvenlik şemsiyesi sağladı. Ancak son yıllarda bu tablo değişiyor. Obama yönetiminin "Asya'ya dönüş" politikası, Trump'ın "Amerika Önce" söylemi ve Biden yönetiminin Afganistan'dan çekilme kararı, bölgedeki Arap devletlerinde ABD'nin taahhütlerine olan güveni sarstı.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır gibi ülkeler, Washington'un bölgesel krizlerdeki tutumunu yakından izliyor. Yemen'deki İran destekli Husilere karşı yürütülen askeri operasyonlarda ABD'nin yetersiz desteği, Suriye iç savaşında Esad rejimine karşı izlenen politikalar ve İran'la nükleer müzakerelerdeki uzlaşmacı tavır, Riyad ve Abu Dabi'de ciddi hayal kırıklığı yarattı. Arap yetkililer, Washington'un bölgesel tehditlere karşı verdiği garantilerin artık eskisi kadar güçlü olmadığını dile getirmeye başladı.
Bu bağlamda, Arap devletleri kendi savunma kapasitelerini geliştirmek için büyük bütçeler ayırıyor. Suudi Arabistan'ın askeri harcamaları GSYİH'sının yüzde 8'ine ulaşırken, BAE insansız hava aracı teknolojilerinde önemli ilerlemeler kaydetti. Ayrıca, bölgesel savunma işbirliği arayışları hız kazandı; Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyeleri ortak bir savunma sistemine yönelik adımlar atıyor.
Bölgesel veya Küresel Boyut
Arap devletlerinin ABD'den uzaklaşması, küresel güç dengelerinde de önemli yansımalar doğuruyor. Çin, "Kuşak ve Yol" girişimi kapsamında Orta Doğu'ya yönelik yatırımlarını artırırken, enerji ihtiyacının büyük bir kısmını bu bölgeden sağlamaya devam ediyor. Pekin, askeri olarak bölgeye müdahil olmaktan kaçınsa da, ekonomik nüfuzunu artırarak bir alternatif ortak olarak öne çıkıyor. Rusya ise Suriye'deki askeri varlığıyla ve İran'la yakın ilişkileriyle bölgede güçlü bir oyuncu haline geldi.
Bu tablo, Arap devletlerinin geleneksel Batı ittifaklarının dışında yeni ortaklıklar kurmasına yol açıyor. İsrail ile normalleşme süreci (Abraham Anlaşmaları), Arap ülkelerinin güvenlik önceliklerinin değiştiğini gösteren en somut örnek. İran'ın bölgesel yayılımına karşı ortak bir tehdit algısı, Tel Aviv ile Riyad arayışlarını birbirine yaklaştırıyor. Ayrıca, Türkiye ve Katar gibi aktörlerle de yeni ittifaklar kuruluyor.
Bölgesel krizlerde de bu değişimin etkileri görülüyor. Suriye'nin yeniden Arap Birliği'ne kabul edilmesi, Katar'la yaşanan abluka krizinin sona ermesi ve Libya'da diplomasi çabaları, Arap devletlerinin kendi inisiyatifleriyle bölgesel sorunlara çözüm aradıklarını ortaya koyuyor. Bu süreçte ABD'nin arabuluculuk rolü azalırken, bölgesel güçler arasındaki doğrudan diyalog ön plana çıkıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Arap devletlerinin ABD'ye olan güveninin azalması, Türkiye için hem fırsatlar hem de riskler barındırıyor. Ankara, son yıllarda Körfez ülkeleriyle normalleşme sürecine gitmiş ve ekonomik işbirliğini artırmıştı. Bu tablo, Türkiye'nin bölgesel bir güvenlik aktörü olarak rolünü güçlendirebilir. Türkiye'nin Libya ve Katar'daki askeri varlığı, bazı Arap ülkeleriyle savunma işbirliği anlaşmalarının önünü açabilir. Ancak bu, bölgedeki güç rekabetinin de derinleşmesine yol açabilir; özellikle Suudi Arabistan ile yaşanan sürtüşmeler geçmişte yaşanmıştı. Türkiye'nin bu yeni denklemde denge odaklı politikalar izlemesi, bölgesel istikrar ve kendi ulusal çıkarları açısından kritik önem taşıyor.