ABD'de 50 yıldır yürürlükte olan Tehlike Altındaki Türler Yasası (Endangered Species Act), bir türe 'zarar' vermeyi yalnızca bireylere doğrudan yapılan müdahale olarak değil, aynı zamanda türün hayatta kalması için kritik öneme sahip habitatların bozulması olarak tanımlıyor. Ancak Trump yönetiminin bu tanımı daraltmaya yönelik düzenlemesi, yüzlerce nadir türün korunmasız kalmasına yol açabilir. Bu değişiklik, koruma biyologları ve çevre hukukçuları tarafından 'yıkıcı' olarak nitelendirilirken, biyolojik çeşitliliğin korunması mücadelesinde kritik bir dönüm noktasına işaret ediyor.
Gelişmenin Arka Planı: 50 Yıllık Bir Koruma Kalkanının Zayıflatılması
1973'te imzalanan Tehlike Altındaki Türler Yasası, nesli tükenme tehlikesi altındaki türleri korumak ve popülasyonlarını toparlamak amacıyla ABD'nin en güçlü çevre yasalarından biri olarak kabul edilir. Yasanın en önemli maddelerinden biri, bir türün 'yaşam alanının tahrip edilmesini' veya 'zarar verilmesini' yasaklar. Ancak yasa metninde 'zarar' kelimesinin muğlak olması, yorum farklılıklarına yol açmıştı. 1975 yılında yapılan düzenleme ile 'zarar', yalnızca bireylere doğrudan verilen zarar değil, aynı zamanda türün üreme, beslenme ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşıladığı habitatın bozulması olarak tanımlanmıştı. Bu geniş yorum, uzun yıllar boyunca birçok türün korunmasında belirleyici oldu.
Ancak 2019'da Trump yönetimi, bu tanımı yalnızca doğrudan zarara indirgeyen bir düzenleme yaptı. Bu değişiklikle birlikte, bir türün yaşam alanının tahrip edilmesi, ancak bireylerin doğrudan yaralanması veya ölümü söz konusu olduğunda 'zarar' olarak kabul edilecek. Bu durum, özellikle iklim değişikliği nedeniyle habitatları hızla daralan türler için büyük bir tehdit oluşturuyor. Örneğin, Kuzey Amerika'da yaşayan ve nesli tehlike altında olan birçok kuş türü, üreme alanlarındaki kuraklık ve sıcaklık artışı nedeniyle ciddi risk altında. Yeni düzenleme, bu türlerin yaşam alanlarının korunmasını zorlaştıracak.
Uzmanlar, bu değişikliğin özellikle gelecekte keşfedilecek türler için de olumsuz sonuçlar doğuracağını belirtiyor. Çünkü koruma planları genellikle habitat korumasına dayalı iken, yeni tanım, koruma çabalarını bireysel müdahalelere odaklayacak. Bu da kısa vadede maliyetli ve etkisiz bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut: Biyolojik Çeşitlilik Krizi
Bu gelişme yalnızca ABD'yi ilgilendirmiyor. Dünya genelinde biyolojik çeşitlilik kaybı, iklim değişikliği ile birleşerek benzeri görülmemiş bir ekolojik krize yol açıyor. Birleşmiş Milletler'in 2019 raporuna göre, yaklaşık bir milyon tür nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. ABD gibi biyolojik çeşitlilik açısından zengin ülkelerin koruma politikalarındaki bu geri adım, küresel çapta olumsuz bir örnek teşkil edebilir.
Öte yandan, Avrupa Birliği ve diğer ülkeler, habitat korumasını güçlendirmeye yönelik politikalar izlerken, ABD'nin bu tutumu, çevre konusundaki uluslararası iş birliği çabalarını da zayıflatıyor. Özellikle iklim değişikliği ile mücadelede kritik öneme sahip karbon yutakları olarak bilinen ormanlar ve sulak alanlar, aynı zamanda birçok türün yaşam alanı. Bu alanların korunması, hem türlerin devamlılığı hem de iklim hedefleri için vazgeçilmez.
Koruma alanındaki bu gerileme, uluslararası anlaşmalar ve ticaret ortaklıkları bağlamında da yansımalar doğurabilir. Örneğin, ABD ile AB arasındaki ticaret müzakerelerinde çevre standartlarının bir kriter olarak ele alınması gündeme gelebilir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye'nin biyolojik çeşitlilik politikaları ve uluslararası çevre iş birlikleri açısından dolaylı etkilere sahip. Türkiye, zengin bir biyolojik çeşitliliğe ev sahipliği yapıyor ve birçok endemik türü barındırıyor. ABD'nin koruma yasalarını zayıflatması, küresel biyolojik çeşitlilik hedeflerini olumsuz etkileyerek, Türkiye'nin de taraf olduğu BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin hedeflerine ulaşılmasını zorlaştırabilir. Ayrıca, iklim değişikliği ve habitat kaybı, Türkiye'deki bazı türlerin göç yollarını ve yaşam alanlarını da etkileyebilir. Bu nedenle, Türkiye'nin kendi koruma politikalarını güçlendirmesi ve uluslararası alanda bu tür geri adımlara karşı duyarlılığını sürdürmesi önem taşıyor.