Afganistan'da Taliban'ın iktidarı ele geçirmesinin üzerinden beş yıl geçti, ancak ülke ne yazık ki bir yıl dönümünü değil, derinleşen bir krizi kutluyor. Afganistan'ın kuzeyindeki Mezar-ı Şerif'teki yolcu otobüsü saldırısı, Peşaver'deki sınır çatışmaları ve Kabil'deki açlık kuyrukları, hareketin iç ve dış politikadaki başarısızlığının acı birer kanıtı. Beş yıl önce, ABD askerlerinin çekilmesi ve Batı destekli hükümetin çöküşüyle gelen zafer sarhoşluğu, yerini bugün ekonomik çöküşe, uluslararası izolasyona ve artan güvenlik tehditlerine bıraktı. Taliban, kendi sert yorumuyla yönetmeye çalıştığı bir ülkede, yönetim kapasitesinin sınırlarını her geçen gün daha acı bir şekilde hissediyor.
Beş Yılın Muhasebesi: Sert Yönetim ve Derin Kriz
Taliban'ın Ağustos 2021'de Kabil'i ele geçirmesi, yalnızca Afganistan'da değil, tüm bölgede bir dönüm noktası oldu. Hareket, ABD'nin 20 yıllık işgalini sona erdirerek, 1996-2001 arasındaki ilk iktidar deneyiminin ardından yeniden ülkenin tek hâkimi haline geldi. Ancak bu kez, uluslararası toplumun tanıma konusundaki isteksizliği, ülke üzerindeki yaptırımlar ve dondurulmuş milyarlarca dolarlık merkez bankası rezervleri, Taliban'ı ekonomik bir çıkmaza soktu. BM verilerine göre, nüfusun yüzde 60'ından fazlası insani yardıma muhtaç durumda; kız çocuklarının ortaöğretime devam etmesi yasak; kadınların çoğu işlerini kaybetmiş, kamusal alandan silinmiş durumda. Bu politikalar, Taliban'ın içerideki meşruiyetini de zedeliyor.
Ekonomik çöküşün göstergeleri her yerde: Artan gıda fiyatları, temel sağlık hizmetlerinin çöküşü ve göç dalgaları. Afganistan, küresel iklim değişikliğinin etkilerine karşı en savunmasız ülkelerden biri olarak, kuraklık ve sel felaketleriyle boğuşurken, Taliban'ın etkili bir afet yönetimi kuramadığı eleştirileri yükseliyor. Ülkenin dış borçları ve uluslararası finans sisteminden dışlanması, bankacılık sektörünün işlevsizliği, ticaretin daralması ve yatırımların durması; hareketin sürdürülebilir bir ekonomik model sunamadığını ortaya koyuyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar: Terör, Uyuşturucu ve Göç
Taliban'ın yönetimi, sadece Afganistan'ın iç meselesi olmaktan çıkarak bölgesel bir güvenlik tehdidine dönüşmüş durumda. Hareketin, El Kaide ve Pakistan'daki Tehrik-i Taliban (TTP) gibi gruplarla bağlarını koparmadığına dair endişeler, Batılı istihbarat raporlarında sıkça dile getiriliyor. Özellikle TTP, Pakistan'dan yürüttüğü saldırıları Afgan topraklarından planlıyor; bu durum Pakistan ile Taliban arasında sınır çatışmalarına yol açıyor. Ayrıca, Afganistan'da uyuşturucu üretiminin yeniden artması, bölgesel kaçakçılık ağlarını canlandırırken; İran ve Orta Asya ülkeleri, kitlesel göç ve güvenlik riskleriyle karşı karşıya.
Uluslararası toplum, Taliban'ı tanımama konusundaki birliğini korurken, insani yardım kanallarını açık tutmaya çalışıyor. Ancak bu ikili tutum, hareketin reform yapmasını sağlamadığı gibi, Afgan halkının acılarını da dindiremiyor. ABD, Taliban'la doğrudan diyalog kurma konusunda isteksiz; ancak Katar'da yürütülen müzakereler, belirli konularda işbirliğinin kapısını aralıyor. Rusya ve Çin ise, bölgede nüfuz alanlarını genişletmek için Taliban'ı diplomatik olarak kabul etmeye daha yatkın görünüyor; bu da Batı ile Doğu arasında yeni bir rekabet alanı yaratıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Afganistan'daki istikrarsızlık, Türkiye için doğrudan güvenlik ve göç riskleri barındırıyor. Özellikle Afgan göçmenlerin Türkiye üzerinden Avrupa'ya ulaşma rotaları, Ankara'nın göç yönetimini zorluyor. Ekonomik olarak, Türk müteahhitlik firmaları ve ticaret erbabı, Taliban döneminde işlerini büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Türkiye, kültürel ve dini bağları nedeniyle Afganistan'da etkili olabilecek bir konumda; ancak Taliban'ı tanımak konusunda Batı ile uyumlu hareket ediyor. Bölgesel istikrar için Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi platformlarda Afganistan'a insani yardımın sürdürülmesini destekliyor ve Orta Asya ile bağlantıda güvenlik endişelerini ön planda tutuyor.