Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyesi ve küresel bir süper güç olan Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası hukuka ve yargı kurumlarına yönelik amansız bir mücadele yürütüyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) başta olmak üzere uluslararası yargı mekanizmalarına karşı başlatılan bu kampanya, Washington'un yalnızca kendi egemenliğini koruma refleksi olarak değil, aynı zamanda olası hesap verebilirlikten duyduğu derin bir korkunun dışavurumu olarak değerlendiriliyor. Uzmanlara göre bu tutum, ABD'nin uluslararası hukuku kendi çıkarları doğrultusunda yorumlama alışkanlığını sürdürdüğünü ve küresel adalet sistemine karşı çifte standart uyguladığını ortaya koyuyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne yönelik baskılar
Son olarak ABD yönetimi, UCM'de görev yapan ve Amerikan vatandaşları hakkında soruşturma yürüten ya da müttefik ülkelerin askerlerini yargılayan savcı ve hakimlere yönelik ekonomik yaptırımlar ve vize kısıtlamaları getirilmesini öngören bir kararnameyi yürürlüğe koydu. Bu adım, mahkemenin Afganistan'da işlenen savaş suçlarına ilişkin yürüttüğü soruşturma kapsamında ABD askerlerini de inceleme altına almasının ardından gelmesiyle dikkat çekiyor. Ancak bu, ABD'nin uluslararası yargıya yönelik ilk saldırısı değil; geçmişte de benzer girişimler yaşanmıştı.
UCM'nin kuruluşunu öngören Roma Statüsü'nü imzalamayan ABD, 2002 yılında mahkemenin faaliyete geçmesinin ardından "American Service-Members' Protection Act" (Amerikan Askerlerini Koruma Yasası) olarak bilinen yasayı kabul etmişti. Bu yasa, UCM'de yargılanan ABD askerlerini kurtarmak için askeri müdahale dahil her türlü tedbirin alınmasına izin veriyor. Kongre'deki bazı üyeler bu yasayı "Hague Invasion Act" (Lahey'i İstila Yasası) olarak adlandırmıştı. Bu tutum, Washington'un uluslararası hukuku yalnızca başkaları için bağlayıcı görmesine işaret ediyor.
Küresel adalet arayışına karşı direnç
ABD'nin bu sert tutumu, yalnızca kendi vatandaşlarını koruma arzusuyla sınırlı değil; aynı zamanda uluslararası toplumun savaş suçları, insanlık suçları ve soykırım gibi ağır suçlarla mücadele etme çabalarını baltalıyor. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi sivil toplum kuruluşları, ABD'nin bu politikasının, dünya genelinde işlenen ciddi insan hakları ihlallerinin cezasız kalmasına yol açtığını ve küresel adalet sistemini zayıflattığını belirtiyor. Avrupa Birliği ve diğer Batılı müttefikler ise ABD'nin UCM'ye yönelik baskılarını kınarken, mahkemeye verdikleri desteklerini yinelediler.
Uzmanlar, ABD'nin uluslararası hukuka yönelik bu tutumunun, ülkenin kendi iç hukukundaki bazı uygulamalarıyla da çeliştiğine dikkat çekiyor. Örneğin, ABD iç hukukunda savaş suçlarını yargılamak için kurulmuş olan Askeri Mahkemeler'in etkinliği tartışılırken, ABD'nin kendi askerlerini uluslararası yargıdan muaf tutma çabası, uluslararası toplum tarafından eleştiriliyor. Ayrıca, ABD'nin İsrail gibi müttefiklerinin Gazze'deki eylemlerine ilişkin UCM soruşturmalarını da engelleme çabası, bu ülkenin uluslararası hukuku seçici bir şekilde uyguladığı eleştirilerini güçlendiriyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD'nin uluslararası yargıya yönelik bu kampanyası, Türkiye gibi uluslararası hukuka bağlılığını sıklıkla vurgulayan ülkeler için rahatsız edici bir tablo çiziyor. Türkiye, UCM'ye taraf olmamakla birlikte, adalet mekanizmalarının evrensel olduğunu savunuyor. Bu durum, Türkiye'nin uluslararası hukuk konusundaki tutarlılığını sorgulamasına yol açabilir; zira Ankara, PKK terör örgütüne yönelik operasyonlarında Batılı ülkelerin çifte standardından şikayet ederken, ABD'nin UCM'ye yönelik tutumu bu çifte standardın en somut örneklerinden biri. Ayrıca, Türkiye'nin de içinde bulunduğu bölgesel krizlerde savaş suçlarının hesabının sorulmaması, uluslararası toplumun güvenilirliğini zedeliyor ve Türkiye'nin bölgesel barış girişimlerine olan güveni olumsuz etkiliyor.