ABD'nin ulusal güvenlik mimarisinin temel taşı olan Ulusal Güvenlik Yasası, 79 yıl önce bu ay Başkan Harry Truman tarafından imzalanarak yürürlüğe girdi. Yasayla birlikte oluşturulan Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) zamanla devasa bir bürokratik yapıya dönüştü ve sık sık yetki aşımı, şeffaflık eksikliği ve sivil özgürlüklerin ihlali ile anılır oldu. Truman'ın imzası, bugün federal harcamaların önemli bir bölümünü kontrol eden ve Amerikan dış politikasının neredeyse tüm alanlarına nüfuz eden bir güvenlik devletinin doğuşuna işaret etti. Bu yapı, Soğuk Savaş'ın gerekçeleriyle oluşturulmuş olsa da, 11 Eylül saldırıları ve sonrasında daha da genişleyerek günümüzdeki halini aldı.
Yasanın Arka Planı ve Gelişimi
26 Temmuz 1947'de imzalanan Ulusal Güvenlik Yasası, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından ABD'nin güvenlik yapılanmasını yeniden düzenlemek amacıyla hazırlanmıştı. Yasa ile Ordu, Donanma ve Hava Kuvvetleri'nin birleştirilmesiyle Savunma Bakanlığı kurulurken, başkana istihbarat ve stratejik planlama konularında danışmanlık yapacak bir Ulusal Güvenlik Konseyi oluşturuldu. Ayrıca Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) da bu yasayla resmiyet kazandı. Truman, başlangıçta NSC'nin küçük ve danışma odaklı bir organ olmasını hedeflemişti; ancak Soğuk Savaş'ın tırmanmasıyla birlikte NSC, başkanlık yetkilerinin merkezileştiği bir araç haline geldi. Özellikle 1950'lerden itibaren NSC, askeri ve istihbari operasyonların koordinasyonunda kilit rol oynadı ve zamanla başkanlık emirleriyle hareket eden, denetim dışı bir güç odağına dönüştü.
Yasanın yarattığı yapı, Vietnam Savaşı ve Watergate skandalı sırasında ciddi sorgulamalarla karşılaştı. Kongre'nin savaş yetkilerini sınırlama çabaları ve istihbarat komitelerinin kurulması gibi reform girişimleri olsa da, 11 Eylül 2001 terör saldırıları bu yapıya yeniden can verdi. Patriot Yasası ve ardından kurulan İç Güvenlik Bakanlığı ile birlikte ulusal güvenlik devleti, Amerikan vatandaşlarının özel hayatına müdahale eden, kitlesel veri toplama programları yürüten ve yargı denetimini zorlaştıran bir mekanizma haline geldi. Edward Snowden'ın 2013'te sızdırdığı belgeler, bu yapının ne denli büyüdüğünü ve sivil hakları ihlal ettiğini gözler önüne sermişti.
Bölgesel ve Küresel Boyut
ABD ulusal güvenlik devletinin etkileri, Amerikan sınırlarının çok ötesine uzanmaktadır. CIA'in yurtdışı operasyonları, dron saldırıları ve askeri müdahaleler, birçok ülkede istikrarsızlığa ve sivil kayıplara yol açmıştır. Ayrıca ABD'nin küresel gözetim ağı, müttefik ülkelerin liderlerini bile hedef almış ve diplomatik krizlere neden olmuştur. Örneğin, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in telefon dinlemelerinin ortaya çıkması, ABD ile Avrupa arasında güven bunalımı yaratmıştır. Benzer şekilde, ABD'nin Irak ve Afganistan işgalleri, bu güvenlik devletinin aldığı kararların küresel sonuçlarını göstermektedir. Günümüzde ABD, her yıl savunma ve istihbarata 1 trilyon dolara yakın harcama yaparken, bu yapının denetlenmesi ve sivil özgürlüklerle dengelenmesi konusundaki tartışmalar sürmektedir.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD ulusal güvenlik devletinin genişlemesi, Türkiye'yi doğrudan etkileyen bir dizi sonuç doğurmuştur. Soğuk Savaş döneminde kurulan istihbarat işbirlikleri ve askeri üs anlaşmaları, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu belirlemiştir. Ancak 11 Eylül sonrası ABD'nin geniş yetkilerle donattığı güvenlik yapılanması, Irak ve Suriye'deki operasyonlarda Türkiye'nin çıkarlarıyla zaman zaman çatışmıştır. Özellikle PYD/YPG'ye verilen destek, ABD'nin güvenlik politikalarının Türkiye'ye yönelik sonuçlarının en somut örneğidir. Ayrıca Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) ABD'deki faaliyetleri ve darbe girişimi sonrası yaşanan iade süreci, ABD ulusal güvenlik yapısının Türkiye ile ilişkilerdeki etkisini göstermiştir. Küresel düzeyde ise, ABD'nin gözetim faaliyetleri Türkiye'nin de dahil olduğu birçok ülkenin egemenlik haklarını tehdit etmektedir. Bu nedenle, ABD ulusal güvenlik devletinin reformu Türkiye'nin de çıkarına olacaktır.