Trump yönetimi, 24 Ağustos 2026'da ABD-Suudi Arabistan nükleer işbirliği anlaşmasının metnini Kongre'ye iletti. Böylece Atom Enerjisi Yasası'nda tanımlanan 90 günlük kongre inceleme süreci başlatıldı ve uluslararası nükleer işbirliğine yaklaşım konusundaki tartışma yeniden alevlendi. Anlaşma, Suudi Arabistan'a sivil nükleer program geliştirme imkânı tanırken, nükleer silahlanma riski ve bölgesel güç dengesi açısından önemli soru işaretlerini beraberinde getiriyor.
Anlaşmanın Arka Planı ve Kongre Süreci
ABD Başkanı Donald Trump, 2025 yılındaki Suudi Arabistan ziyaretinde bu anlaşmanın temelini atmıştı. Anlaşma, Suudi Arabistan'ın sivil nükleer enerji programını geliştirmesine olanak sağlarken, ABD'li şirketlere de Suudi nükleer pazarında önemli fırsatlar sunuyor. Ancak anlaşmanın en tartışmalı maddesi, Suudi Arabistan'a uranyum zenginleştirme ve plütonyum ayrıştırma hakkı tanınıp tanınmayacağı. ABD'nin geleneksel politikası, nükleer yayılmayı önlemek için bu tür hassas teknolojilerin transferine sınırlama getirilmesini öngörüyor. Suudi Arabistan ise, İran'ın nükleer programına karşı denge unsuru olarak kendi programında bu haklara sahip olmak istiyor.
Kongre'ye sunulan metin, 90 günlük inceleme sürecinin ardından yürürlüğe girecek. Bu süreçte Kongre, anlaşmayı onaylayabilir, reddedebilir veya değişiklik talep edebilir. Atom Enerjisi Yasası uyarınca, Kongre'nin anlaşmayı reddetmesi durumunda yürürlüğe giremez. Cumhuriyetçilerin kontrolündeki Kongre'de anlaşmanın kabul edilmesi bekleniyor olsa da, bazı senatörler nükleer yayılma endişelerini dile getiriyor. Özellikle uranyum zenginleştirme konusundaki belirsizlik, anlaşmanın en çok tartışılan yönü.
Anlaşma, Suudi Arabistan'ın 2030 Vizyonu kapsamında enerji çeşitlendirmesi hedeflerine de hizmet ediyor. Suudi yetkililer, nükleer enerjinin elektrik üretiminde kullanılmasının yanı sıra tıbbi izotop üretimi ve araştırma amaçlı kullanımını da planlıyor. ABD'li yetkililer ise anlaşmanın, Suudi Arabistan'ı uluslararası nükleer güvenlik standartlarına bağlayacağını ve İran'ın nükleer programına karşı bir denge unsuru oluşturacağını savunuyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Orta Doğu'da nükleer enerji yarışı hız kazanıyor. BAE, 2020'de Barakah nükleer santralinin ilk reaktörünü devreye alarak Arap dünyasının ilk nükleer enerji üreticisi oldu. Suudi Arabistan da benzer bir yol izlemek istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, 2018'de verdiği bir röportajda, İran'ın nükleer silah edinmesi durumunda Suudi Arabistan'ın da aynı yolu izleyebileceğini söylemişti. Bu açıklama, uluslararası toplumda endişe yaratmıştı.
ABD'nin Suudi Arabistan'a nükleer teknoloji transferi, İsrail'in de dikkatini çekiyor. İsrail, bölgede nükleer silah tekelini korumak istiyor ve Suudi Arabistan'ın zenginleştirme hakkı elde etmesinin bölgesel istikrarı bozabileceğini savunuyor. Öte yandan, anlaşmanın Çin'in Suudi Arabistan'daki nükleer işbirliği arayışlarına karşı bir denge unsuru olduğu da belirtiliyor. Çin, son yıllarda Suudi Arabistan'a nükleer reaktör satışı için görüşmeler yürütüyordu. ABD, bu anlaşmayla Suudi Arabistan'ı kendi teknolojisine bağlayarak Çin'in etkisini sınırlamayı hedefliyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA), anlaşmanın uluslararası güvenlik standartlarına uygunluğunu denetleyecek. Ancak IAEA'nın denetim yetkisi, üye ülkelerin gönüllü işbirliğine bağlı olduğu için etkinlik konusunda soru işaretleri var. Nükleer yayılma karşıtı uzmanlar, Suudi Arabistan'ın zenginleştirme hakkı elde etmesinin, diğer bölge ülkeleri için de emsal oluşturabileceği uyarısında bulunuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-Suudi nükleer anlaşması, Türkiye'nin nükleer enerji stratejisi ve bölgesel güç dengesi açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Türkiye, Akkuyu Nükleer Santrali ile nükleer enerjiye adım atmış durumda ve benzer şekilde uranyum zenginleştirme konusunda kendi kapasitesini geliştirmek istiyor. Suudi Arabistan'a tanınan haklar, Türkiye'nin de benzer taleplerde bulunmasına zemin hazırlayabilir. Ayrıca, Suudi Arabistan'ın nükleer kapasitesinin artması, İran ile olan rekabette yeni bir dengenin oluşmasına yol açabilir. Türkiye, bölgede nükleer silahlanma yarışının önlenmesi için diplomatik çabalarını sürdürmeli ve kendi nükleer programını uluslararası standartlara uygun şekilde yürütmelidir. Enerji arz güvenliği ve teknoloji transferi açısından da anlaşma, Türk şirketleri için yeni işbirliği fırsatları yaratabilir.