Uluslararası ilişkiler literatürünün önde gelen isimlerinden Mark Leonard, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan son makalesinde, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) dünya düzenindeki lider konumunun giderek zayıfladığını ve küresel sistemin yeni bir döneme girdiğini savunuyor. Leonard, bu iddiasını NPR'nin deneyimli muhabiri Danielle Kurtzleben ile yaptığı söyleşide detaylandırarak, ABD sonrası dünya düzeninin nasıl şekilleneceğine dair çarpıcı öngörülerde bulunuyor. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'nin kurucu direktörü olan Leonard, analizinde uluslararası sistemin evrimini, güç geçişlerini ve yükselen aktörlerin etkisini irdeliyor.
Güç Dengesindeki Değişim
Leonard'a göre, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD'nin tek süper güç olarak belirlediği kurallar ve kurumlar, artık mevcut güç dinamiklerini yansıtmıyor. Çin'in ekonomik ve askeri yükselişi, Rusya'nın revizyonist politikaları, Avrupa Birliği'nin stratejik özerklik arayışı ve küresel Güney'in artan özgüveni, Washington'un geleneksel nüfuzunu kırıyor. Leonard, bu süreci 'çok kutuplu bir dünya düzeni' olarak nitelendirmek yerine, 'kuralsız bir geçiş dönemi' olarak tanımlıyor; zira eski kurallar işlemiyor, yenileri ise henüz oluşmadı.
Yazar, ABD'nin askeri üstünlüğünün devam ettiğini ancak ekonomik ve diplomatik araçlarının göreceli olarak azaldığını vurguluyor. Özellikle BRICS ülkelerinin genişlemesi, doların rezerv para birimi olarak rolünün sorgulanması ve teknoloji alanındaki rekabet, Washington'un elindeki kozları zayıflatıyor. Leonard'ın değerlendirmelerine göre, ABD'nin 'kural temelli uluslararası düzen' söylemi, ulusal çıkarlarını önceleyen diğer güçler tarafından giderek daha fazla eleştiriliyor ve bu durum, küresel yönetişim krizini derinleştiriyor.
Bölgesel ve Küresel Yansımalar
Bu güç geçişinin en belirgin yansımaları, Ukrayna'daki savaşta Rusya'nın Batı'ya karşı direnişi, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki iddiaları ve Orta Doğu'da İran'ın bölgesel nüfuzunu artırması gibi gelişmelerde görülüyor. Leonard, bu krizlerin her birinin, ABD'nin müttefiklerini koruma kapasitesine olan güveni sarstığını ve kutuplaşmayı tetiklediğini belirtiyor. Avrupa Birliği'nin enerji bağımsızlığı ve savunma harcamalarını artırma çabaları da bu yeni düzenin bir yansıması olarak yorumlanıyor.
Öte yandan, ABD'nin çekilmesiyle oluşan boşluğu doldurmak isteyen bölgesel güçler arasındaki rekabet, küresel istikrar için yeni riskler doğuruyor. Yazar, bu süreçte uluslararası kuruluşların (örneğin BM Güvenlik Konseyi) reforme edilmemesi halinde, küresel sorunların çözümünde meşruiyet krizinin derinleşeceğine dikkat çekiyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Türkiye, ABD sonrası dünya düzeninde çok yönlü dış politikasıyla öne çıkan bir aktör konumunda. Bu değişim, Türkiye'ye hem fırsatlar hem de riskler sunuyor. Bir yandan, ABD'ye bağımlılığın azalması bağımsız manevra alanını genişletirken, diğer yandan bölgesel rekabetlerin derinleşmesi güvenlik tehditlerini artırabilir. Türkiye'nin alternatif ittifak arayışları, savunma sanayinde yerli üretim hamlesi ve enerji merkezi olma hedefi, bu yeni düzene uyum sağlama çabaları olarak okunabilir. Ancak, kutuplaşan dünyada denge politikası izlemek giderek zorlaşıyor. Türkiye'nin, hem Batı kurumlarıyla ilişkilerini sürdürüp hem de yükselen güçlerle iş birliğini geliştirmesi, gelecekteki istikrarı açısından kritik olacak.