ABD hükümeti, Pasifik Okyanusu'ndaki Mariana Çukuru yakınlarında derin deniz madenciliği için milyonlarca hektarlık deniz tabanını kiralamayı öngören bir planı açıkladı. Söz konusu plan, Kuzey Mariana Adaları ve Guam'ın da aralarında bulunduğu ABD'ye bağlı toprakların yetkililerinin sert tepkisine yol açtı. Yerel yönetimler, planın çevresel felaketlere yol açabileceğini ve bölgedeki yaşamı tehdit edebileceğini belirtirken, federal hükümetin bölge halkının görüşlerini dikkate almadığını ifade ediyor.
Gelişmenin Arka Planı
ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi (NOAA) tarafından hazırlanan çevresel etki değerlendirme raporu, Kuzey Mariana Adaları'nın ve Guam'ın açıklarındaki yaklaşık 1 milyar dönümlük (yaklaşık 400 milyon hektar) bir alanı, 2032 yılına kadar deniz tabanı madenciliği projeleri için kiralama planını içeriyor. Bu alan, dünyanın en derin noktası olan Mariana Çukuru'nu da içeriyor. Plan, özellikle elektrikli araç bataryaları ve elektronik cihazlarda kullanılan nikel, kobalt ve manganez gibi kritik minerallerin çıkarılmasını hedefliyor.
Ancak bu plan, Kuzey Mariana Adaları Valisi Arnold Palacios ve Guam Valisi Lou Leon Guerrero'nun da aralarında bulunduğu yerel liderler tarafından güçlü bir şekilde eleştirildi. Valiler, konuyla ilgili yaptıkları ortak açıklamada, federal hükümetin bölge halkının rızasını almadan böyle bir karar almasının kabul edilemez olduğunu vurguladı. Açıklamada, "Bu topraklar bizim evimiz, geçim kaynağımız ve kültürel mirasımız. Federal hükümetin bu planı, yerel halkın haklarını hiçe saymaktadır" ifadeleri yer aldı.
NOAA ise planın sorumlu bir şekilde ilerletileceğini ve çevresel etkilerin kapsamlı şekilde değerlendirileceğini savunuyor. Ajans, derin deniz madenciliğinin ulusal güvenlik ve ekonomik çıkarlar açısından önemli olduğunu, ancak çevresel sürdürülebilirliğin de gözetileceğini belirtiyor.
Bölgesel ve Küresel Boyut
Bu gelişme, Pasifik bölgesindeki derin deniz madenciliği konusuna uluslararası alanda artan ilgiyi yansıtıyor. Özellikle Uluslararası Deniz Yatağı Otoritesi'nin (ISA) müzakereleri kapsamında, derin deniz madenciliğine ilişkin küresel kurallar tartışılıyor. Çevre örgütleri ve bazı ülkeler, derin deniz madenciliğinin okyanus ekosistemlerine geri dönüşü olmayan zararlar verebileceği gerekçesiyle bunun sınırlandırılmasını veya yasaklanmasını istiyor.
Birleşmiş Milletler, geçtiğimiz aylarda kabul ettiği bir kararla, derin deniz madenciliğine yönelik önlemlerin sıkılaştırılması çağrısında bulundu. Bu karar, 2030 yılına kadar okyanusların %30'unun korunmasını öngören 30x30 hedefini de içeriyor. ABD'nin bu planı, bu küresel eğilimle çelişiyor ve ülkeyi uluslararası toplumda eleştiri odağı haline getiriyor.
Öte yandan, Pasifik ada ülkeleri ve bölgeleri, derin deniz madenciliğine karşı giderek daha güçlü bir duruş sergiliyor. Pasifik Adaları Forumu, geçtiğimiz yıl yaptığı açıklamada, derin deniz madenciliğinin ancak bilimsel araştırmaların çevresel zarar vermeyeceğini kanıtlaması halinde yapılabileceğini belirtti. Bu bağlamda, ABD'nin kendi topraklarından gelen tepkiler, bölgedeki genel fikir birliğini yansıtıyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
Bu gelişme, Türkiye açısından doğrudan bir etki yaratmasa da, küresel çapta deniz kaynaklarının kullanımına ilişkin artan rekabeti ve bu konudaki çevresel hassasiyetleri gözler önüne seriyor. Türkiye, Doğu Akdeniz'de kendi deniz yetki alanları konusunda benzer tartışmalar yaşamış bir ülke olarak, uluslararası deniz hukuku ve çevre denetimlerinin önemini yakından bilmektedir. Bu tür uluslararası gelişmeler, Türkiye'nin deniz politikalarını şekillendirirken dikkate alabileceği önemli örnekler sunmaktadır. Ayrıca, yeşil enerji dönüşümü kapsamında kritik minerallerin tedarik güvenliği konusunun önemi, Türkiye'nin ilerleyen süreçte bu konulara daha fazla eğilmesini gerektirebilir.