4 Temmuz 1776’da ilan edilen bağımsızlığının 248. yıldönümünü kutlayan Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan Avrupa’nın hayranlıkla baktığı bir müttefik olmayı sürdürürken, diğer yandan giderek artan bir sorgulamayla karşı karşıya. Eski kıtanın siyasi ve iktisadi merkezlerinde, ABD’nin küresel liderlik rolü, ticaret politikaları ve güvenlik taahhütleri yeniden değerlendiriliyor. İki kıta arasındaki bu çetrefilli ilişki, sadece diplomatik yazışmalarda değil, piyasalarda ve kamuoyu yoklamalarında da kendini gösteriyor.
Atlantik’in İki Yakası: Ekonomik ve Siyasi Bağların Yeniden Şekillenmesi
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana NATO çatısı altında kenetlenen Avrupa ve ABD, 21. yüzyılın jeopolitik sarsıntılarıyla birlikte yeni bir sınavdan geçiyor. Özellikle 2008 küresel mali krizi ardından yükselen korumacılık ve 2016 sonrası ortaya çıkan ticaret savaşları, Avrupa’nın Washington’a bakışını belirgin şekilde değiştirdi. Trump döneminde başlatılan çelik ve alüminyum tarifeleri, ABD’nin “Önce Amerika” politikasının bir yansıması olarak okunurken, Biden yönetiminin Enflasyon Azaltma Yasası (IRA) ile yeşil dönüşüme yönelik devasa sübvansiyonları, Avrupa’da “eşit şartlarda rekabet” endişesini körükledi.
Öte yandan, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası ABD’nin Avrupa’ya yönelik güvenlik garantileri yeniden önem kazandı. Ancak Avrupalı liderler, başkanlık seçimlerinin belirsizliği ve Kongre’deki kilitlenmeler nedeniyle ABD yardımlarının sürekliliğine dair soru işaretleri taşıyor. Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışı, transatlantik ittifakın doğasına dair esaslı bir sorgulamayı da beraberinde getiriyor.
Küresel Boyut: Liderlikten Çok Taraflı Dengeye
ABD’nin küresel liderlik rolü, Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünya düzeni tartışmalarıyla birlikte farklı bir boyut kazanıyor. Asya-Pasifik’te Çin’e karşı oluşturulan AUKUS ve Dörtlü Diyalog (Quad) gibi yapılar, ABD’nin askeri ve teknolojik üstünlüğünü pekiştirme çabası olarak görülse de, Avrupa bu ittifakların dışında kalmaktan rahatsız. Aynı zamanda, küresel ticaret savaşları ve teknoloji transferi kısıtlamaları, ABD’nin dünya ekonomisindeki merkezi konumunu sorgulatıyor. IMF verilerine göre, ABD ekonomisi 2023 itibarıyla dünya GSYİH’sının yaklaşık %25’ini oluştururken, Çin’in payı %18’e yükselmiş durumda. Bu değişim, Avrupa’nın hem Washington hem de Pekin ile ticari bağlarını dengeleme ihtiyacını artırıyor.
İklim krizi ve pandemi sonrası küresel sağlık güvenliği gibi konularda ABD’nin yeniden Paris Anlaşması’na dönmesi ve COVAX girişimine katkısı olumlu karşılansa da, Avrupa, ABD’nin iç politikadaki bölünmeleri nedeniyle taahhütlerinin sürdürülebilirliğinden endişe ediyor. Son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmaları, Almanların ve Fransızların ABD’yi “güvenilmez bir ortak” olarak görmeye başladığını ortaya koyuyor.
Türkiye Açısından Değerlendirme
ABD-Avrupa ilişkilerindeki bu yeniden tanımlanma, Türkiye açısından hem fırsat hem de risk barındırıyor. İkili ilişkilerde son dönemde yaşanan F-35 ve S-400 gerilimleri, Türkiye’nin transatlantik ittifak içindeki konumunu zorlarken, Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı Ankara’ya alternatif savunma ve ticaret ortaklıkları kapısı aralayabilir. Öte yandan, ABD’nin Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarına yönelik politikaları ve Yunanistan ile olan yakınlaşması, Türk dış politikasının manevra alanını daraltıyor. Küresel düzeyde, ABD-Çin rekabetinin derinleşmesi, Türkiye’nin hem Batı ile ilişkilerini hem de Asya’ya açılım stratejisini dikkatle yönetmesini gerektiriyor. Sonuç olarak, Atlantik ötesi dengelerdeki bu sorgulayıcı atmosfer, Ankara’nın çok yönlü diplomasi hamlelerinde esneklik kazanmasına imkân tanısa da, ittifak sadakati konusundaki beklentiler dikkatle takip edilmelidir.